5 Nisan 2010 Pazartesi

In Memoriam...




Cozy Powell

29.12.1947 - 05.04.1998

20 Mart 2010 Cumartesi

Dün Dündür...




Bölüm 1

Tarih: 17 Mart 2007... Manisaspor ile Sakaryaspor, 2006-2007 sezonunun 25. haftasında Manisa 19 Mayıs Stadı’nda karşılaşıyor. Maç 1-1 devam ederken 38. dakikada hakem Cüney Çakır, Manisaspor kalecisi Bülent Ataman’a kırmızı kart gösterince Ataman, Çakır’ı itip kakıyor, tam diğer oyuncular araya girip Ataman’ı Çakır’dan uzaklaştırmışken bu kez Manisaspor yardımcı antrenörü sahaya girip Çakır’a saldırıyor ve Cüneyt Çakır bunun üzerine karşılaşmayı tatil ediyor. Daha sonra TFF, maçı 3-0 hükmen Sakaryaspor lehine tescil ediyor.

Tarih: 12 Ağustos 2007... Trabzonspor ile Sivasspor, 2007-2008 sezonunun ilk haftasında Avni Aker Stadı’nda karşı karşıya geliyor. Maç 1-0 Trabzonspor’un üstünlüğüyle sona ermek üzereyken, duraklama dakikalarında tribünlerden fırlayan birkaç kişi sahaya giriyor, bunlardan biri de Sivassporlu Mehmet Yıldız’a tokat atıyor. Yaşanan karışıklık sonrasında da hakem Bülent Demirlek karşılaşmayı tatil ediyor. Daha sonra TFF, maçı 3-0 hükmen Sivasspor lehine tescil ediyor. Trabzonspor’un sahası 5 maçlığına kapatılıyor.

Tarih: 14 Mart 2010... İstanbul B.B. Spor ile Diyarbakırspor, 2009-2010 sezonunun 25. haftasında İstanbul Atatürk Olimpiyat Stadı’nda karşılaşıyor. Karşılaşma 0-0 devam ederken 87. dakikada İBB, Herve Tum’un golüyle 1-0 öne geçiyor. Golün hemen ardından tribünlerden atlayan onlarca kişi sahaya girip İBB’li oyuncuları kovalamaya başlıyor. İBB’liler soyunma odasına zor kaçıyor. Hakem Hüseyin Göçek de olaylar üzerine maçı tatil ediyor. Daha sonra TFF, maçın o dakikadaki 1-0’lık skorunu tescil ediyor. Diyarbakırspor’a ayrıca 3 maç seyircisiz oynama cezası veriliyor.

Bölüm 2

Tarih: 22 Kasım 2004... Beşiktaş ile Çaykur Rizespor, 2004-2005 sezonunun 13. haftasında İnönü Stadı’nda karşı karşıya geliyor. Maç sırasında tribünlerde iki kişi arasında bir tartışma çıkıyor ve bunun sonucunda şahıslardan biri diğerini bıçaklıyor. Bıçaklanan vatandaş kısa bir süre sonra hayatını kaybediyor. Olay nedeniyle Beşiktaş’ın sahası 3 maçlığına kapatılıyor.

Tarih: 20 Temmuz 2005... Fenerbahçe, sezon öncesinde bir özel maçta, İngiltere’nin Everton takımıyla, İstanbul Atatürk Olimpiyat Stadı’nda karşılaşıyor. Maç sırasında tribünlerde bir kişi silahla bacağından vuruluyor. Silahla ateş eden bulunamıyor, dahası silahla stat içinden mi ateş edildi, stat dışından gelen “yorgun” bir kurşunla mı bu yaralanma oldu, o da bilinmiyor. Zaten bu konuda emniyet ne kurşunun balistik raporunu yayınlıyor, ne de vurulan kişiyle ilgili Adli Tıp’tan bir rapor çıkıyor. Daha sonra TFF, maçta herhangi bir gözlemcisi ve temsilcisi de yer almasa dahi, Fenerbahçe’ye 1 maç seyircisiz oynama cezası veriyor.

Tarih: 14 Mart 2010... Galatasaray ile Ankaragücü, 2009-2010 sezonunun 25. haftasında Ali Sami Yen Stadı’nda karşılaşıyor. Galatasaray’ın 3-0’lık üstünlüğüyle biten maçın hemen sonrasında, tribünlerde birkaç kişi arasında bir kargaşa yaşanıyor. Daha sonra bu şahıslardan ikisi, kavgaya tribünlerin üst katını alt kattan ayıran panelin üzerinde devam ediyor. Kavga sırasında da hasmının yumruklarından kaçmaya çalışan şahıs, bu noktadan alt kata dengesiz bir biçimde düşüyor ve ciddi şekilde yaralanıyor. Daha sonra TFF, Galatasaray Kulübü’ne olayla ilgili 100 bin TL para cezası veriyor.

Bölüm 1’in Değerlendirmesi

Aslında çok bir değerlendirme yapmaya dahi gerek yok bununla ilgili. Olay tamamen Diyarbakırspor’un bir önceki hafta Bursaspor ile yine tribün olayları nedeniyle “oynayamadığı” karşılaşmayla alakalı. O maç, TFF tarafından 3-0 hükmen Bursaspor’un lehine tescil edilince, işler zaten biraz çetrefilli bir hal almıştı. Zira kurallar gereği bir sezonda iki kez hükmen mağlup sayılan takım otomatikman bir alt lige düşüyordu. Dolayısıyla İBB maçında Diyarbakırspor’un hükmen mağlup sayılması durumunda küme düşeceği kesindi.

Bu noktada iki sorun vardı. Biri siyasi... Diyarbakırspor, deplasmandaki Bursaspor maçı başta olmak üzere bu sezon ırkçılığa varan tepkilerden yana çokça dert yanmışken, bu yaklaşımların cezasız kalıp Diyarbakır’ın çıkardığı olaylara ceza kesilerek bunun sonucunda küme düşürülmesi de açık bir ayrımcılık göstergesi olarak algılanacaktı. Bu da doğrudan doğruya bir siyasi tartışmaya zemin hazırlayacaktı. Daha doğrusu, Kürt sorunu tartışmalarına yeni bir eklentide bulunacaktı.

Diğer sorun ise TFF’nin bence asıl olarak kafayı taktığı ve işleri yüzüne gözüne bulaştırmasına yol açan sorun. İşte müsabaka talimatnamesinin konuyla ilgili 20. maddesinin 4. bendi:

Bu maddede belirtilen sebeplerle aynı sezonda ikinci kez müsabakanın
tamamlanamamasına sebebiyet veren takımlar, bulunduğu sezonda müsabakalardan
çıkarılarak, bir alt lige düşürülür ve bu takımla müsabakası olan takımlar müsabaka
yapmaksızın hükmen galip sayılırlar. Bu durumda olan takımların takip eden sezonda
müsabakalara alınıp, alınmaması konusunda TFF Yönetim Kurulu karar verir. Alt lig
bulunmaması halinde kulüpler bir yıl(sezon) müsabakalara alınmazlar.


Dikkatli okunursa buradan anlaşılan, bir takımın iki hükmen yenilgi aldıktan sonra küme düşürüldüğünde, kalan maçlarında rakiplerinin hükmen galip sayılacağı. Ancak bunun açık açık ifade edilmediği de bir gerçek. Kaldı ki bu sezon Ankaraspor ligde dört maç oynadıktan sonra küme düşürülmüş ve Ankaraspor’un kalan 30 maçı değil, daha evvelden oynadığı dört maç da rakipleri lehine 3-0 hükmen tescil edilmişti.

Dolayısıyla TFF, Diyarbakır’ı küme düşürecek olsaydı, Yeşil-Kırmızılıların o ana kadar oynadığı maçlarla ilgili nasıl bir karar alacağı da çokça tartışılacaktı. Bu sezon Diyarbakırspor’a ikişer puan kaybeden Fenerbahçe ile Beşiktaş, hatta üç puan kaybeden Trabzonspor, Diyarbakır’ın tüm maçlarının rakipleri lehine 3-0 hükmen tescil edilmesi için baskı yapacak, öte yandan da Galatasaray cephesi bunun aksi yönünde karar alınması için kolları sıvayacaktı. Ondan sonra ayıkla pirincin taşını...

Kısacası TFF, Diyarbakır’ı küme düşürmeyerek, bir bakıma ne şişi yaktı ne de kebabı...

Bölüm 2’nin Değerlendirmesi

Daha önce Beşiktaş ve Fenerbahçe maçlarında yaşanan olaylarla son Galatasaray maçında yaşanan olay arasındaki en bariz fark, ilk iki olayda yaralayıcı bir silah kullanılırken üçüncü olayda böyle bir silahın bulunmaması. Galatasaray’ın aldığı cezanın farklı olmasını mazur gösterenler, bu duruma işaret ediyor ve diğer cezaların, stada yaralayıcı bir alet sokulmasıyla alakalı olduğunu söylüyor.
Ancak üç olayda da sonuç olarak bir insanın hayatına kast edecek hareketlerde bulunulmuş. Bu eylemlere verilecek cezada öncelikli olarak buna bakılması gerekmez miydi? Muhtemelen gerekirdi ama burada da TFF, Galatasaray’ın bir sonraki iç saha maçının Fenerbahçe maçı olması nedeniyle zorda kaldı. Gidilecek iki yol vardı: Galatasaray’ın sahasını kapatmak veya Galatasaray’ın sahasını kapatmamak. Bunlar içinden hangisi daha uzun süre tartışma yaratacaksa, TFF diğer yola saptı.

Kısacası ikinci kritik vakada da TFF hukuki bir değerlendirme yapmaktansa “hangi kararı alırsak başımız daha az ağrır” yöntemini uygulamayı tercih etti.

Sonuçta ortaya geçmişteki emsallerle çelişen kararlar çıktı. Ligin de çivisi çıktı.

Ne demişti ünlü bir Türk büyüğü? Dün dündür, bugün bugündür! İşte şimdi bu zihniyetin son 40 yılda Türkiye’yi getirdiği noktayı bir göz önüne getirin, sonra da aynı düsturu benimseyen bu TFF yönetiminin Türk futbolunu gelecekte ne gibi bir noktaya getirebileceğini hesap edin.

Hayırlı olsun tekrardan...

12 Mart 2010 Cuma

12.03.1956




Kainattaki en muhteşem varlığın yaratıcısı olan üst-insan... İyi ki doğmuşsun...

Sayende ihtiyaç duyduğum her zaman damarlarımdaki kanın muazzam bir coşkuyla akmasını sağlayabilecek bir sihir geçti elime...

Sayende hayatta kendimi olabilecek en kötü durumda hissettiğim zamanlarda bile tutunabilecek bir dalım oldu...

Sayende hayata at gözlükleriyle değil, geniş perspektiflerden bakmaya ve sürekli sorgulamaya çalışan bir birey oldum...

Sayende yine terbiyesini senden almış, müthiş arkadaşlarla tanıştım...

Ve yine sayende, hayatımın insanıyla da tanıştım...

Sen olmasan benim ve dünya üzerinde benim gibi milyonlarca Maiden Fan'inin hali ne olurmuş kim bilir?

Nice 54 senelere...

11 Mart 2010 Perşembe

Ya O İlk Altı Hafta Olmasaydı!?




Ligde ilk 6 hafta geride kaldığında hemen hemen herkes şampiyonluk yarışının Fenerbahçe ile Galatasaray arasında geçeceğini düşünüyordu. Bazılarına göre Galatasaray, ezeli rakibinin 103 gollük rekorunu da zorlayabilirdi. Maç başına 1 puan ortalama yakalayabilen ve ezeli rakiplerinden 12’şer puan fark yiyen Beşiktaş çoktan havlu atmıştı. Manisaspor ligin dişli takımlarındandı, tek mağlubiyetini Kadıköy’de Fenerbahçe’den yediği son saniye golüyle almıştı. Diyarbakır da çetin cevizdi. Onların da tek yenilgisi kayıpsız giden Fenerbahçe'dendi, üstelik deplasmanda Trabzonspor'u yenmişlerdi. Kasımpaşa ise çoktan küme düşmüştü. O günkü puan durumuna şuradan bakabilirsiniz.

Lakin bundan sonra oynanan 18 haftada bambaşka bir manzara çıktı ortaya. Ligde şu anda Bursaspor 52 puanla lider sayılır (Diyarbakırspor maçını hükmen 3-0 kazanacakları kesin gibi). Galatasaray 50 puanda. Onları 48’er puanlı Fenerbahçe ve Beşiktaş izliyor. Özellikle ilk 6 haftada herhangi bir şekilde göze batmayan Bursaspor’un geldiği nokta muazzam!

Son 18 haftanın özeline baktığınızdaysa yukarıdaki tabloyla karşılaşıyorsunuz. Bursaspor ile Beşiktaş bu dönemde rakiplerine açık ara fark yapmışlar. Bursa aynı zamanda ligin en golcü takımı oluvermiş. Beşiktaş’ın ilk altı haftada sadece üç gol attıktan sonda 18 maçta 30 golü bulması da gayet olumlu.

Cepten yiyen Galatasaray ile Fenerbahçe’nin durumlarıysa hiç de iç açıcı değil. Herhalde 7. haftadan 24. haftaya kadar olan puan durumu değil de ligin ilk 18. haftası sonundaki puan durumu böyle olsaydı, ne Rijkaard kalırdı ne Daum! İlk 6 maçta 20 gol atıp rekor sinyalleri veren Sarı-Kırmızılılar sonraki 18 karşılaşmada 28 golde kalmışlar. Fenerbahçe’nin attığı gollerin ortalamasında pek bir değişiklik yaşanmazken yenilen gollerdeki patlama ister istemez dikkat çekiyor. İlk 6 haftada kalesinde sadece 2 gole izin veren (maç başına 0.33) Sarı-Lacivertliler kalan 18 maçta tam 25 gol yemişler (maç başına 1.39). Bu alanda Ankaraspor’u saymazsak onları geçen sadece 3 takım var!

Kasımpaşa ile ilgili de ayrı bir paragraf açmak lazım. İlk 6 haftada sıfır çeken takım, sonraki 18 haftada 1.5 puan ortalamasının üzerine çıkmış ve bu periyotta Bursaspor’dan sonra ligin en çok gol atan takımı konumunda. 35 golleri var, neredeyse maç başına 2 gol ediyor. Ancak gol yeme hastalıklarını hâlâ tedavi edebilmiş değiller.

Yine lig şu 18 haftadan ibaret olsaydı, bugün Sivasspor ile Ankaragücü küme düşme korkusu yaşamıyordu. Gençlerbirliği ise bir hayli tedirgindi. Manisaspor, Denizlispor ve Diyarbakırspor bu periyotta o kadar kötü gitmişler ki, şu an bulundukları noktaya hiç şaşırmamak lazım. Sene sonuna kadar da o kabusun içinde olacağa benziyorlar.

8 Mart 2010 Pazartesi

Oyunsan Oyunluğunu Bil - III




Hep CM üzerinden gitmeyelim, bu da 20 küsur yıl öncesinin efsane futbol oyunu Microprose Soccer'dan...

Oyun 1988 yılında çıkmıştı ve o dönemde doğru düzgün Dünya Kupası içeriği olan tek oyundu. Günün koşullarına göre 4 takımlı 6 gruptan oluşan bir Dünya Kupası'ndan bahsediyorum tabii... Başka Dünya Kupası temalı oyunlarda kel alaka statüler vardı ve Dünya Kupası oynadığınızı dahi anlamıyordunuz.

MPS'deki takımlar arasında bir güç sıralaması da vardı. Zayıftan güçlüye doğru Umman ve Yeni Zelanda'yla başlayan, Batı Almanya, Arjantin, İtalya ve Brezilya'yla biten bir listeydi. Buraya kadar her şey güzel ancak bu sıralama sadece bilgisayar o takımları oynattığında geçerliydi. Dolayısıyla oynayan kişinin Umman'ı veya Brezilya'yı seçmesi arasındaki tek fark, Brezilya'yla oynadığında, karşısına Brezilya gibi bir rakip çıkma ihtimalinin bulunmamasıydı!

Böyle olunca da yukarıdaki gibi tablolarla karşılaşılıyordu oyunda! Abartının da bir sınırı olmalı yahu!

5 Mart 2010 Cuma

The Final Frontier




Sonunda 15. albümün gelişi resmen duyuruldu. Aslında şu anda sadece albümün adını öğrenmiş durumdayız, şarkıların isimleri, süreleri ve kimler tarafından bestelendiği henüz belirtilmemiş. Keza albümün kesin çıkış tarihi de verilmemiş, sadece yaz sonuna doğru olacağı söyleniyor. Aynı şekilde albümden ilk çıkacak single’ın ne olacağına dair de bir bilgi yok. Resmi sitede şimdilik Kuzey Amerika Turnesi ile ilgili çeşitli ayrıntılar var.

Ne diyelim, muhtemelen birkaç haftaya kadar yapılacak olan geniş açıklamaları büyük bir heyecanla bekliyoruz...

3 Mart 2010 Çarşamba

26 Gün Önce, 26 Gün Sonra




Alaattin Metin’in Akşam gazetesinde dört hafta arayla kaleme aldığı iki yazı... İlki 3 Şubat 2010 tarihinde, yani Fenerbahçe’nin Sivasspor’u deplasmanda 5-1 yendiği maçtan sonra kaleme alınmış. Sarı-Lacivertliler ligde lider, ikinci yarıya iki maçta iki galibiyetle başlamış, bu iki maçta rakip kalelere sekiz gol birden göndermiş. Her şey güllük gülistanlık...

İkinci yazıysa 1 Mart 2010’da yayınlanmış. İlkinden sadece 26 gün sonra... Ancak bu 26 gün içinde Fenerbahçe üst üste yedi maçta da sahadan galibiyetle ayrılamamış, ligde Galatasaray’ın 5, Bursa’nın da bir ihtimal 4 puan gerisine düşmüş, Avrupa Kupalarından da elenmiş bir takıma dönüşünce, yazıların içerikleri de bu duruma paralel olarak birbirlerine taban tabana zıt bir hal almış.

Şimdi insan bu yazılardaki zıtlığı görünce ne düşünür? Gerçekten ters giden işler nedeniyle 26 gün içinde insanların ilişkilerinde böyle 180 derecelik dönüşler yaşanabileceğine mi, yoksa takımın içinde bulunduğu duruma göre kamuoyunun gözü önüne birtakım kurguların sürüldüğüne mi?


Tarih 3 Şubat 2010:

Daum'un beni şaşırttığı an

Sezon başında Aykut Kocaman ile Daum'un arasında stres yüklü bir gerginlik vardı. İkisi de rahat, huzurlu değildi. Daum, kartvizitinde sportif direktör yazmasına rağmen futbolculuk ve antrenörlük hayatında zirve yapan Aykut konusunda ‘İşler kötü giderse benim yerime gelir’ endişesi taşıyordu. Kocaman da alışmaya ve öğrenmeye çalıştığı yeni görevinde, yetkilerini kullanamamaktan, uzak duruşundan rahatsızdı.

Ama sonra Daum, deneme, yanılma metodu ile doğruyu öğrendi.

Fenerbahçe'den ayrılsa da, yerine gelecek kişinin Aykut Kocaman olmayacağını anladı.Ve o günden sonra gerginliğin yerini ‘dostluk, birlikte çalışma, hoşgörü’ ile birlikte sıcak ilişkiler aldı.
Şimdi Fenerbahçe'de birbirini tanıyan, anlayan iki dost var...


Kayseri'den Sivas'a giderken, o görüntüyü görmesem ben de inanmazdım. İlk kez elimde fotoğraf makinesi olmadığına üzüldüm... Belki çekemezdim veya çektirmezlerdi ama gözümün önünde bütün dedikoduları çürütecek, belge niteliğinde tarihi bir an vardı.

Yolda mola verildi. Bir dinlenme tesisine girdik. Futbolcular otobüsten inip, midelerini bastırmak için marketten öteberi aldılar.

Çaylar sipariş verildi. Başkan, yöneticiler tesisin dışında açık havada taraftarlar ile sohbet ederken, birden garson elinde çay tepsisi ile yanlarına geldi.

Çayı çok seven Daum, sağına baktı, soluna baktı. Aykut'u sordu.

Başını arkaya çevirdi. Aykut Kocaman otobüsten inmek üzereydi.

Çayı kaptığı gibi Aykut'un yanına gidip ikram etti.

Görenler şaşırdı, ben hayret ettim...

Sonra ikinci çaylar geldi. Daum yine aynı hareketi yaparak önce çay bardağını Aykut'a verdi.Otobüse binerken taraftarlar birbirlerine soruyorlardı, ‘Hani bunların arası açıktı...’


Tarih 1 Mart 2010:

Futbolcuların İnançsızlığı ve Daum’un Çöküşü

Bu maç Fenerbahçe'nin ruhen ve bedenen çöküşünün bir belgesidir. Futbolcular oynamıyor, oynamak istemiyor. Emre'nin dışında sahada yüreğini ortaya koyan, hırslanan, üzülen oyuncu yok. Ya hocalarını sevmiyorlar veya içten kendi aralarında parçalanmışlar. Daum'a inanmıyorlar, güvenmiyorlar. Daum da onlara... İnansa, Deniz'den çakma kanat oyuncusu yapmaz. Maç kadrosuna aldığı Deivid'i ilk 11'de oynatır. Güvense, “Maçı kazanmak için sahaya sekiz defans oyuncusu ile çıkmaz” yerine “Takımı çift forvet oynatır. Gökhan Ünal'ı da 85. dakikada laf olsun diye oyuna almaz”. Oyunu okuyabilse, “Attığı golün dışında sahada hiçbir şey yapmayan Alex'i kırmızı kart görmeden önce” oyundan alır. Ama ne gezer...

Alex, hakem ile takıştı. Önce herkesin göreceği şekilde el kol hareketi yaptı. Arkasından yanına gidip bir şeyler söyledi. Fırat Aydınus da mimledi, anında kırmızı kartı gösterdi. Bilica'ya hiç kızamıyorum. Sivaslı dostlarla konuştum. “Bilica'ya adam markajı verirsen, yapamaz. Serbest oynatacaksın” diyorlar. Güiza'nın hedef olmasını da anlayamıyorum. Top mu atıldı. Fenerbahçe çok adamla gümbür gümbür kaleye mi gitti! Deniz'e de bir şey diyemiyorum. Hayatında kanat oyuncusu mu olmuş! Hocası ‘Çık oyna, sana ihtiyacım var’ demiş, o da elinden geleni yapmış. Santos ne yapıyor? Brezilya Milli Takımı'nın sol bekiymiş. Genç takımdan birisini koysan, en azından koşar, mücadele eder. Ne işi var, Deniz'in attığı golde kaleciyi perdeleyerek engellediği yerde.

Onun için Daum'a kızıyorum. Takımda arkadaşlık da bitmiş. Sakatlar nerede? Sivas'a gittiler, Büyükşehir maçına Özer'in dışında kimse gelmedi. Ve Aykut Kocaman'ı da anlayamıyorum. Maçları yukarıdan, şeref tribününden izliyor. Sahayı, kulübeye göre daha iyi görüyor. Devre arası da soyunma odasına iniyor. Konuşmuyor mu! Yoksa Daum mu ona sormuyor? Taraftar da yanlış yapıyor. Kötü günde moral vereceği yerde, yangının üzerine benzin döküyor. Hani sevgi! En güzelini maçtan önce Okan Buruk söyledi. “Biz çok iyi defans yaparız, Fenerbahçe tek forvet oynarsa, Güiza yalnız bırakılırsa işi çok zor...” Öyle de oldu. Büyükşehir üç akın yaptı, ikisini gole çevirdi. Fenerbahçe ise yüreksiz futbolu ile havlu attı.

23 Şubat 2010 Salı

İkisi Bir Arada Olunca...

Soru 1: Santrforu Daniel Güiza olan takımın doğru dürüst gol atabilmesi için ne lazım?
Cevap 1: Karşısında, savunmasında Deniz Barış’ın oynadığı bir takım olması lazım.

Soru 2: Savunmasında Deniz Barış’ın olduğu bir takımın saçma sapan goller yememesi için ne lazım?
Cevap 2: Karşısında, santrfor mevkiinde Daniel Güiza’yı oynatan bir takım olması lazım.

Soru 3: Peki bu Daniel Güiza veya Deniz Barış aynı takımda oynarsa ne olur?
Cevap 3: O takım rakibinden kat kat daha fazla gol pozisyonu ürettiği maçlarda buna rağmen illa ki puan kaybeder (bkz: 2010 Şubat ayında Fenerbahçe’nin başına gelenler)

Soru 4: Peki nasıl oluyor da bu ikili kaç maç üst üste ilk 11’de şans bulabiliyor?
Cevap 4: Herhalde antrenmanlarda yapılan çift kale maçlarda birbirlerine karşı oynayıp bu vesileyle teknik direktörün gözüne giriyorlar!

19 Şubat 2010 Cuma

15 Şubat 2010 Pazartesi

Babalar ve Oğullar - III

Archie & Scot GEMMILL

Baba Archie Gemmill 1970’li yıllarda İngiltere’nin katılamadığı iki dünya kupasına da (1974 ve 1978) katılma başarısı gösteren İskoç Milli Takımının değişmez isimlerindendi. Orta sahadaki savaşçı futboluyla Ada’nın en saygın futbolcuları arasındaydı. Kulüp takımlarındaki kariyeri de önemli başarılarla doluydu. İlk olarak 1971-72 sezonunda, efsanevi teknik adam Brian Clough’ın çalıştırdığı Derby County’de bir lig şampiyonluğu yaşadı. Clough bir sonraki yıl Derby’den ayrıldıysa da Gemmill’ın önderliğinde takım başarılı sonuçlar almayı sürdürdü ve 1974-75 sezonunda bir kez daha İngiltere’nin en büyüğü oldu. İki sene sonra Gemmill ile Clough’ın yolları bu kez Nottingham Forest’ta kesişti ve bu ortaklık ilk sezonunda Forest’a tarihinin yegâne lig şampiyonluğunu getirdi. Ancak ertesi sezon Gemmill ile Clough’ın arasına kara kedi girdi ve Forest’ın Malmö ile oynayacağı Şampiyon Kulüpler Kupası Finali’nde Clough Gemmill’ı kadroya almayınca ipler koptu. Gemmill’ın futbolseverlerin hafızasına kendisini en çok kazıdığı enstantaneyse, 1978 Dünya Kupası’nda Hollanda’ya atmış olduğu harika goldü. Savunmada üç kişinin arasından müthiş bir slalomla sıyrılış ve uzak köşeye enfes bir plase...

Archie’nin oğlu Scot’ın ise, baba-oğul futbolcular familyasının, “babasının gölgesinde kalanlar” cenahında yer aldığını söyleyebiliriz. Onun yolu da babası gibi Forest’a düşmüştü ancak kulüp artık gerileme dönemindeydi ve 1990’dan 1999’a kadar Forest forması giyen Scot da kötü bir takımın, vasatın biraz üzerindeki futbolcusu olmaktan öteye gidemedi. En büyük başarısı, 1998 Dünya Kupası’nda İskoçya’nın kadrosunda yer almasıydı fakat orada da İskoçlar; Brezilya, Fas ve Norveç ile birlikte yer aldıkları grupta tek bir puan alarak sonuncu oldular. Scot Gemmill ayrıca Forest ile iki kez Birinci Lig’den Premier Lig’e çıkma başarısını da gösterdi ancak bu başarıların evveliyatında iki kez Premier Lig’den Birinci Lig’e küme düşmenin olduğunu da hatırlatmak lazım!

13 Şubat 2010 Cumartesi

Premier Cenabet!



Futbol biraz adaletsiz bir spor aslında... Çünkü bazı futbolcular bireysel becerilerinin karşılığını, elde edilen başarılar bazında bir türlü alamazken, bazıları da tam tersine kapasitelerine kıyasla çok çok fazla başarı yaşar.

Hermann Hreiðarsson İzlanda’nın son yıllarda yetiştirdiği önemli futbolculardan biri. “İzlanda’nın yetiştirdiği futbolcudan n’olacak” diyenlere yakın geçmişe kadar Chelsea ve Barcelona formaları giyen Eiður Guðjohnsen’i, onun babası olan ve 1980’lerin Anderlecht’inde efsaneleşen Arnór Guðjohnsen’i ve Bayern Münih’le 1987’de Şampiyon Kulüpler Kupası’nda final oynayan Ásgeir Sigurvinsson’u hatırlatmak boynumuzun borcu olsun.

Hreiðarsson tabii ki bu isimler kadar yetenekli ve önemli bir oyuncu değil. Ancak yine de İngiltere Premier Ligi’nde belli bir standardı tutturmuş, öyle ya da böyle vasatın üzerine çıkabilmiş bir oyuncu ve bu yüzden bile saygıyı hak ediyor. Buna karşın en başta kaderinin Hreiðarsson’a gereken saygıyı göstermekten aciz olduğu, bahtsız futbolcunun kariyerine bakıldığında ortaya çıkıyor.

1997 yılında, İzlanda’nın güneyinde ufacık bir ada olan Vestmannaeyjar’ın ÍBV adlı takımında futbol oynarken, Crystal Palace’ın yetenek avcıları tarafından keşfedildiğinde 23 yaşındaydı Hreiðarsson. 1997-98 sezonunda Crystal Palace vasıtasıyla Premier Lig’e adımını attı. Adı sanı duyulmamış bir takımda oynarken birden bire dünyanın en gözde liglerinden birine gitme fırsatını kaçırması söz konusu bile olamazdı zaten. Lakin bu kısmet, kısa süre içinde kısmetsizliğe dönecekti zira Crystal Palace o sezon Premier Lig’in en kötü takımlarından biriydi ve sezon sonunda da kimseleri şaşırtmayarak Birinci Lig’e düştü.

Ertesi sezon Palace yönetimi mali krizin de etkisiyle kadrosunu adeta dağıtırken, Hreiðarsson kendini bir anda Üçüncü Lig temsilcisi Brentford’da buldu. “Her işte bir hayır vardır” sözü de bu noktada anlam buldu ve İzlandalı stoper kariyerinin tek lig şampiyonluğunu, Brentford ile İngiliz futbolunun dördüncü kademesinde yaşadı.

Bu başarının ardından Hreiðarsson’un önüne Premier Lig fırsatı ikinci kez geldi ve kendisi Wimbledon’a transfer oldu. Ne var ki Wimbledon da o sezonun sonunda küme düştü. Ertesi sezon İzlandalı bu sefer Ipswich Town tarafından transfer edildi. Ipswich Town ile ilk sezonunda Premier Lig’de beşincilik yaşadı Hreiðarsson, cenabetlikten kurtulmuş görünüyordu. Fakat peri masalı o sezonla sınırlı kaldı ve bir sonraki sezon Ipswich Town da Birinci Lig’in yolunu tuttu.

2002-03 sezonunda Ipswich Premier Lig’e yükselemeyince, Hreiðarsson soluğu bu kez Charlton Athletic’te aldı ve nihayet bu takımın formasıyla üst üste dört sezon Premier Lig’de mücadele edebildi. Fakat dördüncü sezonun sonunda yine tanıdık bir senaryoyla karşılaştı. Evet, bir defa daha küme düşmüştü.

Hreiðarsson’un Charlton’dan sonraki durağı, şu an hâlâ formasını giymekte olduğu Portsmouth’tu. İlk senesinde Federasyon Kupası zaferi yaşayarak belki de İngiltere’deki kariyerinin en üst basamağına çıktı. İkinci sezon da takımı idare etti diyebiliriz. Ancak içinde bulunduğumuz sezonda Portsmouth Premier Lig’in en kötü takımına dönüşmüş durumda ve özellikle kulübün içinde bulunduğu maddi sorunlar nedeniyle gelecekle ilgili en ufak bir umut ışığı yok. Görünüşe bakılırsa Hreiðarsson Premier Lig’de formasını giydiği beşinci takımla da küme düşmenin üzüntüsünü yaşayacak. Böylesi bir istatistik tutturmak gerçekten çok zor olsa gerek.

12 Şubat 2010 Cuma

Şiir Sanatı Olarak Hard'n'Heavy - III



REVOLUTION CALLING
(Geoff Tate / Michael Wilton)

For a price I'd do about anything
Except pull the trigger
For that I'd need a pretty good cause
Then I heard of Dr. X
The man with the cure
Just watch the television
Yeah, you'll see there's something going on

Got no love for politicians
Or that crazy scene in D.C.
It's just a power mad town
But the time is ripe for changes
There's a growing feeling
That taking a chance on a new kind of vision is due

I used to trust the media
To tell me the truth, tell us the truth
But now I've seen the payoffs
Everywhere I look
Who do you trust when everyone's a crook?

Revolution calling
Revolution calling
Revolution calling you
There's a Revolution calling
Revolution calling
Gotta make a change
Gotta push, gotta push it on through

I'm tired of all this bullshit
They keep selling me on T.V.
About the communist plan
And all the shady preachers
Begging for my cash
Swiss bank accounts
While giving their Secretaries the slam

They're all in Penthouse now
Or Playboy magazine, million dollar stories to tell
I guess Warhol wasn't wrong
Fame fifteen minutes long
Everyone's using everybody, making the sale

I used to think
That only America's way, way was right
But now the holy dollar rules everybody's lives
Gotta make a million doesn't matter who dies

Revolution calling
Revolution calling
Revolution calling you
There's a Revolution calling
Revolution calling
Gotta make a change
Gotta push, gotta push it on through

I used to trust the media
To tell me the truth, tell us the truth
But now I've seen the payoffs
Everywhere I look
Who do you trust when everyone's a crook?

Revolution calling
Revolution calling
Revolution calling you
There's a Revolution calling
Revolution calling
Gotta make a change
Gotta push, gotta push it on through