24 Aralık 2009 Perşembe

ÂHİR DERBİ




Kendinizi dünyevi derbilerden arındırın. Öteki dünyada bambaşka bir derbi var. Daha sert, daha heyecanlı, daha ateşli... Üstelik tüm zamanların en büyük yıldızları sahada... Hakiki Tosun Futbol Dergisi de tabii ki oradaydı.


Tuhaf bir bilinç kaybıyla uyanıyorum. Ne kadar uyuduğum, uyumadan önce ne yaptığım konusunda aklıma neredeyse hiçbir şey gelmiyor. Nerede uyandığımı da bilmiyorum. Etraf zifiri karanlık... Ayrıca üzerimde anlam vermekte zorlandığım bir de yorgunluk var ki… Azıcık dahi kımıldayamıyorum. Sadece göz kapaklarımı kırpıştırıyorum bulunduğum yerin karanlığına bir nebze olsun alışabilmek için. Derken yavaş yavaş kaslarım ve eklemlerim kendine gelir gibi oluyor. Ani bir gayretle yattığım yerden doğruluyorum. O esnada sırtımda hem bir yanma, hem de bir ürperme hissediyorum. Bu iki zıtlığı aynı anda hissetmiş olmak insanı irkiltiyor haliyle. Gücümü biraz daha toplayıp ayağa kalkıyorum. Çok geçmeden beş duyumdan bir diğeri, başka bir şaşırtıcı zıtlığı yakalayıveriyor. Uzaklardan gelen iki ses… Birisi insanın içini huzurla dolduran sakin bir melodi. Üflemeli bir çalgıyla çalınıyor belli ki ama flüt desen değil, ney desen değil, kaval desen o da değil... Anlaşılan daha önce hiç duymadığım bir enstrümanın sesi bu. Ancak bununla birlikte insanın kanını donduran bir çığlık da kulağıma çarpıyor. Sanki birisinin etinden et koparıyorlar. Öylesine canhıraş bir çığlık...

Bu ses karmaşasının yarattığı etkinin bir sonucu mudur bilinmez, başım da alabildiğine uğuldamaya başlıyor. Kafamın içinde bir arı kovanı var adeta. İster istemez iki elim yüzüme gidiyor ve suratımı şöyle bir sıvazlıyorum, belki ayılmama yardımcı olur diye. Biraz olsun o beynimi kemiren arılardan kurtulduktan sonra da ellerim yanaklarımın üzerinden kayıp boynuma gidiyor. Fakat boynumu ovalamadan önce elime bir ip takılıyor. Enseme yapışmış ipi çekince diğer tarafta ona bağlı olduğunu anladığım plastik bir nesne de göğsümden yukarı doğru kayıyor. Nesnenin göğsüme sürtünmesiyle birlikte üzerimde bir elbise olmadığını da şaşkınlıkla fark ediyorum. Hatta bunun hemen ardından gayri ihtiyari bir telaşla elim biraz daha aşağılara da iniyor ve inmesiyle birlikte de başımdan aşağı kaynar sular dökülüyor: Tamamen çıplak durumdayım!

“Kahretsin, nasıl bir belanın içindeyim ben?” diye homurdanmaya başlıyorum haliyle. Burnumun ucunu bile göremediğim ne idüğü belirsiz bir yerde anadan üryan bir halde yayılmış duruyorum ve ne halt etmeye bu vaziyette olduğum hakkında da aklımda en ufak bir fikir kırıntısı dahi yok. Çıldırmamak işten değil!

Yine de sakin olmaya çalışarak üzerimde bulduğum o plastik nesneyi elimle yokluyorum. İpiyle birlikte bir yaka kartını andırıyor ama etraf öylesine karanlık ki üzerinde ne yazdığını görmeme imkan yok. Tam böyle düşünürken korkunç bir olasılık daha geliyor aklıma: “ya hiçbir şey göremememin sebebi karanlık değilse?”

Kör olmanın ihtimali bile beni büyük bir paniğe sevk ediyor. Apar topar bulunduğum noktayı terk etmek için harekete geçiyorum. Düşüp kafayı gözü patlatmamak için kısa ama ürkek, derhal bir çıkış yolu bulabilmek için de bir o kadar seri adımlar atarak ilerliyorum. Bu şekilde ne kadar yürüyorum bilmiyorum. Sanki asırlar geçiyor. Neyse ki en sonunda derin bir “oh” çekmemi sağlayacak bir ışık demeti gözüme çarpıyor. Heyecanla adımlarımı sıklaştırıyorum. Her adımımda ışık demeti azıcık daha kalınlaşıyor. Ve nihayet önümü görebilmeme yardımcı olacak seviyeye geliyor. Önce bir durup boynumdaki karta bakıyorum. Akreditasyon kartı gibi bir şey. Üzerinde de “Onur Erdem – Hakiki Tosun Futbol Dergisi” yazıyor. Hadi bakalım! Bu neyin nesi ki şimdi? Dergi adına neyin peşinde koşuyorduk da bu hallere düştük? Sorularıma hâlâ bir cevap bulamıyorum.

Yeniden yürümeye koyuluyorum. Kafamdaki sorulardan kurtulmamsa mümkün değil. Çaresizce tekrardan yaka kartını elimde evirip çevirmeye başlıyorum. Belki ona baktıkça anımsayacağım bir şeyler olur, neden burada olduğum kafama dank eder diye düşünüyorum. Gerçekten de kafama dank eden bir şey oluyor! Hem de nasıl! Anında bembeyaz bir aydınlık kaplıyor her tarafı. Ardından sanki görünmeyen bir makas bu aydınlığı aniden kırpıp binlerce yıldız çıkarıyor ortaya. Sonra o yıldızlar da gitgide ufalıp kayboluyorlar, geriye yine karanlık kalıyor. Meğer karta baka baka yürürken önüme dikkat etmeyip kafamı bir yere çarpmışım.
Çarpışmanın şiddetiyle iki seksen yere uzandıktan sonra tekrar doğruluyorum. O esnada elimle yeri de şöyle bir yokluyorum, ne de olsa en başta şaşkınlıktan etrafımı bu kadar inceleme fırsatım olmamıştı. Hayli nemli, yumuşak bir toprak var altımda. Tevekkeli değil o yüzden devrilip durmamıza rağmen bir yerimiz incinmedi, yaralanmadı. Doğrulunca da tosladığım yeri yoklayayım diyorum. Bu sefer ellerimi kullanmama gerek kalmıyor. Zira az önce gözüme çarpan ışık demetinin sızdığı delik tam karşımda durmakta. Gözüm parlaklığa alışır alışmaz karşımda ne gibi bir şeyin yükseldiğini de görüyor ve hayretten küçük dilimi yutacak vaziyete geliyorum. Devasa bir kapı var önümde. Büyüklüğünü tarif etmem için şu kadarını söylemem yeterli olur sanırım: İki kanattan oluşan kapının kanatlarının ortasında halka şeklinde birer kulp var, işte bu kulpların çapları neredeyse benim boyum kadar. Varın kapının boyunu siz hesap edin. Burnumun ucunu görmeme yardımcı olan o ışık demeti de kapının iki kanadının birleştiği yerde bulduğu ufacık bir aralıktan süzülüyormuş. Kapıyı da en az kendi gibi heybetli bir duvar çevreliyor ama ortamdaki ışık çok yeterli olmadığından bu duvarın sağa, sola veya yukarı doğru ne kadar uzandığını görmem mümkün olmuyor. Hoş, daha aydınlık olsa da duvarın boyutunu görsem ne yazar? Mesela önünde cıscıbıl durduğum yerin Çin Seddi olduğunu öğrenirsem bunun bana ne faydası olacak? Derginin artık beni yurtdışı gezilerine yolladığını düşünüp keyiflenecek miyim? Ya da kendimi dünyanın iyi kötü bilinen bir köşesinde bulduğum için rahatlayacak mıyım? Hiç sanmıyorum! (Sonradan anlaşılacak ki bu son dediğimi bir daha düşünmem gerekirmiş)

Kapıya yaklaşıp dokunuyorum. Elim bir yosun tabakasına değiyor. Tırnaklarımla bir müddet kazıyınca bu tabakanın parmağıma yakın bir kalınlıkta olduğunu görüyorum ama yaşadığım onca tuhaflıktan sonra bu seferki keşfim beni şaşırtmıyor. Tabii şaşırmadığıma şaşırdığımı da itiraf etmem lazım. Neyse, yosun tabakasının altından da kapının asıl malzemesi belli oluyor. Tahmin edilebileceği gibi ahşap bir kapı... Ama nasıl kalın, nasıl kalın... Vurunca en ufak bir titreme olmuyor. Sanki kapıyı yapmak için ağaçları marangozhaneden hiç geçirmemişler, direkt kestikleri gibi yan yana eklemişler.

Ben lüzumsuz ayrıntıları böyle şaşkın şaşkın incelemeye çalışırken kapı sessiz sedasız aralanıveriyor. Öyle bir durumda insan korku filmlerindeki gibi bir gıcırdama efekti, hatta kapının boyutunu da dikkate alacak olursak deprem bile bekliyor aslında ama kapı muntazaman yağlanıyormuşçasına rahat açılıyor. Kapının aralığı genişleyiverince oradan süzülen ışık da artıyor. Haliyle bir müddet yine geçici körlük... Sonra da alışma...

Az daha bekleyince o geçici körlüğün geçmesinde sadece gözlerimin ışığa alışmasının etkisi olmadığını anlıyorum. Zira ışık, ağır ağır zayıflıyor. Ortalık loş bir hal alıyor. Etrafı sarmış olan duman da bu loş ışıkta kendini belli ediyor. Sanki sis çökmüş gibi ama yerle hava arasında hemen hemen hiç ısı farkı yokken böylesine yoğun bir sis pek de doğal değil. Nerede olduğumu düşünmekten çoktan vazgeçmişim zaten ama bu tip tuhaflıklar ister istemez insanın kafasına takılıyor. Ve tabii ki o ana kadar yaşamış olduklarımın neticesinde kapıdan geçmekte tereddüt ediyorum. Öyle ya, kim bilir arkasında beni neler bekliyor? Kafamdan bunlar geçerken birden müthiş güzellikteki bir kokuyla irkiliyorum. Dünyanın bütün güzel çiçeklerini bir nefeste koklamış gibiyim. Büyülenmişçesine kokunun geldiği yöne doğru hareketleniyorum. Fakat hareketleniyorum dediysem sadece bir adım atabiliyorum. Çünkü ardından bu kokuya berbat bir çürük kokusu karışıyor. Midemin kasılmasına, genzimin yanmasına, gözlerimin yaşarmasına neden olacak kadar berbat... Yerimde kalakalıyorum. Bir süre önce nasıl sıcağı ve soğuğu aynı anda hissetmiş, yine nasıl güzel bir melodiyle korkunç bir çığlığı aynı anda duymuşsam şimdi de benzer bir zıtlığı koku alma duyumla yakalıyorum.

Böylece bir ayağımı eşikten içeri atmış, yarı mest olmuş yarı iğrenmiş vaziyette beklerken hafif bir titremeyle yer ayaklarımın altından kaydı. Sert bir rüzgar esti. Artık yapabileceğim tek şey çaresizlik içinde ellerimi başımın arasına almaktı. Bir girdabın içine düşmüştüm adeta. Aslında açık konuşmak gerekirse bir karabasanın içindeydim ve bunun daha fazla uzamamasını, bir an önce uyanmayı istiyordum.

Yerdeki hareketlilik bitip rüzgâr da dinince uyanmış olma ihtimalinin verdiği hevesle hemen ellerimi yüzümden çekip gözlerimi açtım. Yaklaşık on metre ötemde, yüksek ve geniş bir kürsünün arkasında yan yana oturmakta olan, ak sakalları ve saçları birbirine karışmış beş ihtiyarı gördüğümdeyse henüz uyanmadığımı anladım. Anladım ama yine de içimde bir tuhaflık vardı. Önceden gördüğüm kabuslar ne bu kadar uzun sürmüş, ne de böylesine ayrıntılı olmuştu. Ya yaşadıklarım bir kabus değilse? Düşünmesi bile sırtımdan soğuk terler boşanmasına yetti!

Ben terleyedururken, beş ihtiyardan en ortada oturanı “yaklaş ey fani” deyiverdi. Dizlerim titreye titreye bir-iki adım attım. Sonra hâlâ çıplak olduğumu fark ettim. Alelacele oramı buramı elimle kolumla örtmeye çalışırken boynumdaki kartı çınar yaprağı gibi kullanmak aklıma geldi. Kamuflajı tamamlayınca da çaresizlik içinde kürsünün önüne gidip durdum.
İhtiyar gözlerimin içine bakıp “dünyadaki imtihanın sona erdi” dedi. O an, herhalde yaşadığım şok üzerimde zevzekçe bir etki yaratmıştı, Kemal Sunal’ın Tosun Paşa’daki “yok canım, yani şimdi ben öldüm mü, vah vah, ben çok iyi adamdım yauv” repliği ağzımdan kaçıverdi. Hani ciddi ciddi yolun sonuna geldiysek ve ihtiyarlar da günahlarımızla sevaplarımızın muhasebesini yapacak meleklerse, daha beter bir pot kırılır mıydı bilmem. Lakin olaylar çok farklı gelişti. Bana göre soldan ikinci sırada duran ihtiyar birden gözlerini faltaşı gibi açtı, ardından eğilip, edep yerimi kapatmak için kullandığım kartı çekti altı. “Hey, beybaba, n’apıyorsun yahu” dememe kalmadı, bir baktım ki kart ışıklar saçmaya başlamış. Sadece aval aval karttan çıkan ışığa bakıyordum. Arada gözüm ihtiyarlara kayacak gibi oldu, onlar da ışığa bakmaktaydı ama çok önemli bir şey okuyormuşçasına dikkat kesilmişlerdi.

Kartın ışıması son bulunca yine ortadaki ihtiyar girdi söze: “Kusura bakma evlat, senin bilet gidiş-dönüşmüş, böylesi kırk yılda bir olunca hazırlıksız yakalanıyoruz.”
“Nasıl yani, ben ölmedim mi şimdi? Peki o zaman burada işim ne? Neden bu haldeyim? Evime geri dönebilecek miyim? Üzerime bir şeyler giyebilecek miyim?”
“Sakin ol evlat. Anladığım kadarıyla gazeteciymişsin, buraya da cennet ve cehennem takımları arasındaki futbol maçını seyretmek için gelmişsin. Önce cennete gideceksin, sonra da cehenneme. Maç da orada oynanacak zaten. Arada gerekli görüşmeleri yaparsın, işin bitince de ne olduğunu bile anlamadan kendini evinde bulursun.”
“Cennet-cehennem maçı mı? Hayırdır inşallah, dalga mı geçiyorsunuz?”
“Evlat, şansını fazla zorlama istersen...”
“Öhöm, evet, şey, tabii... Eee, peki, yani ya şey diyecektim ya, öhö, ben hep böyle çıplak mı dolaşacağım?”
“Merak etme, gittiğin yerde hangi kılıkta görünmek istersen kendini o kılıkta bulacaksın.”
“Ha, iyiymiş, eheh, şey peki iyi güzel de, nasıl ölmeden buralara gelebiliyorum?”
“Ara sıra özel izinle gelenler oluyor. Genelde sizin gibi gazeteciler. Mesela yarım asır kadar önce Sovyet bir gazeteci Adam Smith’le röportaj yapmak için gelmişti.”
“Nasıl ya!?”
“İşte biz de bu yüzden kendisine izin verdik. Olay öylesine ironikti ki nasılsa dünyaya döndüğünde kimse adamın anlattıklarını ciddiye almayacaktı.”
“Haaa... Durun bir dakika o zaman, benim yaptığımı da mı ciddiye alan olmayacak?”

Ancak soruma bir cevap alamadan kendimi yine bir girdabın içinde buluyorum. Hareketlenme bittikten sonra gözlerimi açtığımdaysa cennet gibi bir yerdeyim. Belki de hakikaten “gibisi” fazla. Yemyeşil çayırlar, birbirlerinden, aralarından akan altın ve gümüş rengi derelerle ayrılıyor. Ufuktaki dağlar zümrüt gibi parlıyor. Gökyüzü en güzel pastel tonlarla bezenmiş. En tepede, birbirine yakın ama farklı boylardaki üç güneşin durduğu yerde sarı ve turuncu, dağların tepesinde toz pembesi, kalan yerlerde de mavi... Dağlardan ovaya doğru uzanan bir gökkuşağı da var. Dünyada görülebilecek en etkileyici manzaradan kat kat daha etkileyici bir manzara... Derken o karanlık geçitte duyduğum büyüleyici melodi kulağıma çarpıyor. Ve sonra o enfes koku... Vücuduma tatlı bir ılıklık yayılıyor. Akabinde birden arkadan kafama çarpan bir şeyle sarsılıyorum. Dönüp bakıyorum ki bir futbol topu. Sahi, ben buraya maç için gelmiştim ya! Herhalde ilahi işaret dedikleri bu olsa gerek!

Topun arkasından da 9-10 yaşlarında iki çocuk beliriyor. Beni görünce kıkırdıyorlar ve “adama bak görüntüsünü hiç ayarlamadan duruyor” diyorlar. İlk başta dediklerinden bir mana çıkaramıyorum ama çok geçmeden çırılçıplak durmaya devam ettiğimi görüyorum. Manzaraya dalıp kalınca bu detayı unutmuşuz. “Aklıma gelen ilk kılığa bürüneyim” diyorum, bir de bakıyorum ki Tommiks gibi Nevada Rancerleri üniformasını üstüme geçirmişim. Çocuklar “sen Tommiks misin” diyerek gülmeye devam ediyorlar. “Hmm, Tommiks sonuçta üniformadan mütevellit devlet memuru kılıklı bir adam, belki ondan gülüyorlardır, iyisi mi daha heybetli bir şekle bürünelim deyip Zagor’da karar kılıyoruz. Ne hikmetse veletler hâlâ gülüyor. “Niye gülüyorsunuz, ben Za-Gor-Te-Nay, baltali ilah” diyorum, çocuklardan biri “Zagor senin gibi uzun saçlı, sakallı değildi ki” diye yapıştırıveriyor cevabı. Haklı valla. Demek ki kılık değiştirmek sadece kıyafetle sınırlıymış. O zaman özel bir şekle gerek yok. Dünyadaki gibi bir Iron Maiden tişörtü ve kot pantolon giysem yeter de artar bile. Ancak bu da hatalı bir hesaplama oluyor, zira çocuklar tişörtümdeki mezardan çıkan Eddie figürünü görür görmez “imdat, cehennemden biri buraya kaçmış” diyerek bağırıyorlar. Hemen onları yatıştırmaya çalışıp kadife pantolonla pamuklu gömleği tercih ediyoruz. Kafama attıkları toplarını da uzatınca susuyorlar. Bu sefer konuşma sırası bende:

Cennette böyle bir tişört giymek abes kaçıyor


“Çocuklar futbolu seviyor musunuz?”
“Evet!”
“Peki bu cennet ile cehennem takımlarının yapacağı maç hakkında bir şeyler biliyor musunuz?”
“Elbette, babamız organizasyon komitesinde zaten.”
“Hadi ya, siz kardeşsiniz demek. Götürsenize beni babanıza, gazeteciyim ben.”

Sağolsunlar hiç itiraz etmiyorlar. Aslında götürülecek bir durum da yokmuş. Babalarına seslenmeleriyle birlikte adam ışınlanmışçasına dibimde bitiveriyor. Kendisine durumu elimden geldiğince izah ediyor ve maçla ilgili bilgi istiyorum. Gayet sıcak bir tavırla ve anlayışla yaklaşıyor bana. Sonra da anlatmaya başlıyor. Tabii önce biraz kendinden ve çocuklarından bahsediyor. Adı Massimo olan bu bay dünya hayatında bir İtalyanmış. Futbola çok meraklıymış ve bir dönem UEFA’da delegelik bile yapmış. Ancak delegeliği fazla uzun sürmemiş çünkü günün birinde oğulları Gianluca ve Roberto’yla birlikte geçirdiği trafik kazasında hayatını kaybetmiş. Ben bunları duyunca dünyadan kalma bir alışkanlıkla ne kadar üzgün olduğumu ifade etmeye çalışıyorum, onun cevabıysa “hiç öyle düşünmeyin, artık cennetteyiz, dualarımız kabul olmuş, dünya hayatı sadece bir sınavdı” oluyor. Bunun üzerine “fakat görünüşe göre dünyadaki bazı sevdalarınızdan burada da vazgeçememişsiniz” diyorum. “Birisi aileniz, diğeri de futbol.”

“İtalyan mutfağı da var” diyor gülerek. O anda önümde göz kamaştırıcı kocaman bir sofra beliriyor. Sofrada adeta yok yok, hani İtalyan mutfağıyla ilgili bir yemek kitabı aldığınızda karşılaşabileceğiniz belli başlı bütün yemeklerden birer numune var neredeyse. “Buyrun yiyin” diyor Bay Massimo. İlk başta ona “bu kadar şeyi nasıl yiyebilirim ki” dercesine biraz tereddüt içinde bakıyorum. O da bunu fark etmiş olacak ki “yiyin yiyin, merak etmeyin, istediğiniz kadar yiyebilir ve buna rağmen herhangi bir mide rahatsızlığı yaşamazsınız” diyor. Gerçekten de hiçbir doyma hissi yaşamadan afiyetle her yemekten tadıyorum, bu esnada Bay Massimo da anlatmaya devam ediyor. Futbol sadece bizim dünyamızda değil, öteki dünyada da en büyük eğlencelerden biriymiş. Futbolun cennetteki tek farkı, skor tutulmadan oynanıyor olmasıymış. Amaç sadece oyunun güzelliğini yaşamakmış. Gelgelelim öteki dünyanın diğer yarısında, yani cehennemde durum bunun tam tersiymiş. Maçlar olabilecek en gaddar şekilde oynanıyor, kaybeden tarafın oyuncuları da ceza olarak bir hafta boyunca her gün ateş çukurlarında fazladan ikişer saat geçiriyorlarmış.


Bu sofra, cennettekilerin yanında hava-cıva

Sonra lafı cennet-cehennem maçına getiriyor. Fikir cehennemdekilerin aklından çıkmış. Cehennemdekiler cennettekilere karşı tarif edilemeyecek bir kıskançlık ve nefret duyup aşağılık kompleksi içinde olduklarından, ellerinde çok kaliteli futbolcular olduğunun farkına varır varmaz cennettekilere cennet-cehennem karmaları arasında bir maç yapma teklifinde bulunmuşlar. Amaçları maçı kazanıp cennettekilere karşı hiç olmazsa futbolda üstünlük sağlamak ve çektikleri ızdırabı biraz olsun hafifletmekmiş. Ne var ki cennettekiler başta bu teklife yanaşmamışlar çünkü cehennemdekiler maçın skor tutularak oynanmasından yanaymış.

“Bu basit bir sorun değildi” diyor Bay Massimo. “Elimizde Pele’den Yashin’e kadar birçok iyi oyuncu var. Lakin artık dünya hayatını yaşamıyoruz ve futbolcularımızın hepsi skor için maç yapacak hırstan çoktan arınmış durumdalar. Bakın ben ve iki evladım dünyada sarhoş bir sürücünün kurbanı olduk. O sarhoş sürücü muhtemelen cehenneme gitti ve bu maçta belki de cehennem takımını desteklemek için tribünde olacak. Siz bir insan olarak düşünecek olursanız bu durumda cennet takımının kazanmasını, sırf o adamın sevinmemesi için, şiddetle arzu etmeniz gerekir. Ama ben niye böyle düşüneyim ki? Adam zaten cehenneme gitmiş, işlediği günahın cezasını çekiyor, benim ve çocuklarımın ruhuysa cennette huzur bulmuş, hesaplaşmayı gerektirecek bir durum yok yani ortada.”

“Öyleyse maçı oynamayı nasıl kabul ettiniz?” diye soruyorum. Gayet anlaşılır bir cevap veriyor: “Yine aynı sebepten. Zaten cezalarını çekiyor olduklarını ve onları cezalandırmanın bize düşmediğini düşündükçe maçı reddetmenin çok da bir önemi olmadığını gördük. Kazanırlarsa da kazansınlar. Sevinecekleri bir şey olsun. Tabii bu teslimiyetçi bir oyun oynayacağımız anlamına da gelmesin. Sonuçta kazanırsak onlara kötülükle hiçbir zaman bir yere varamayacakları konusunda da iyi bir ders vermiş oluruz. Herhalde oyuncularımız maça motive olurlarsa bu dersi verme isteği sayesinde olacaklar.”

Son olarak maçın neden cehennemde oynanacağını soruyorum. Mesela tarafsız saha olarak Araf düşünülemez miydi? “Cehennemdekiler ruhlarını şeytana satmışlar. Tanrının adaletine olan inançlarını yitirmişler” diye açıklamaya başlıyor. “Dolayısıyla onların orda, bizim de burada bulunmamızı bir nevi adaletsizlik olarak görüyorlar. Maçın kendi sahalarında oynanmasını da bu yüzden istiyorlar. Yani biz zaten ebedi hayatta cennete düşerek iltimaslı taraf olmuşuz, hiç değilse maçın oynanacağı yer hususunda da onlar iltimaslı olsunlarmış. Mülayim yapımız buna çok da fazla itiraz etmemizi engelledi. ‘Nasıl istiyorsanız öyle olsun’ deyip tekliflerini kabul ettik.”

Bay Massimo’ya verdiği bilgiler için teşekkür ediyorum. Galiba sıra artık cehenneme gitmeye geldi. Orada da önce böyle bir görüşme yapıp sonra maçı seyretmek gerekecek. Ayrılmadan evvel tam bunu nasıl yapacağım konusunda Bay Massimo’dan bilgi almak istiyorum ki ağzımı açmama gerek kalmadan kendimi yine o girdabın içinde buluyorum.

Boşlukta sürüklenmenin yarattığı sersemliği atlattığımda gördüğüm manzaraysa hiç de iç açıcı değil. Gökyüzünün olması gereken yer tamamen kapkara. Ortalığı aydınlatansa yerdeki çatlakların arasından yükselen alevlerin ve fışkıran lavların saçtığı ışık... Ortamda boğucu bir sıcaklık var. Tabii berbat bir kokuyla alevler içinde yanan ruhların çıkardığı dehşet verici sesler de cabası.

Konuşacak birilerini bulabilmek için bu korku tünelinde saatlerce dolanıyorum. “Heeey” diye bağırarak seslenmek para etmiyor çünkü sesim yananların feryatları arasında kaybolup gidiyor. Sıcak dayanılacak gibi değil, nefes almakta zorlanıyorum. Kendimi tutamayıp “ulan ne futbol aşkıymış be, Boca-River, Celtic-Rangers, Fenerbahçe-Galatasaray, Olympiakos-Panathinaikos yetmedi bir de öteki dünyanın derbisinin mi peşinden koşturuyoruz? Yapacak başka iş mi kalmadı? Burada yanıp kavrulunca belki aklımız başımıza gelir” diye söylenmeye başlıyorum. Tek tesellim artık Iron Maiden tişörtüyle ortalıkta dolanmamda bir sakınca olmaması. Aradığımı bulma konusunda umudumu yitirmek üzereyken keçininkine benzer ayakları ve boynuzları, dünyadaki, en azından benim bildiğim hiçbir yaratığınkine benzemeyen sivri kuyruğu ve kulakları, adeta ateş saçan kırmızı gözleri ve elinde tuttuğu yabasıyla bir yaratık beliriyor karşımda. “Ben cehennemin bu bölgesinden sorumlu zebaniyim, sen de kimsin, seni ilk defa görüyorum” diyor. Kekeleye kekeleye durumu izah etmeye çalışıyorum. “İlginç” diye karşılık veriyor. “Bugüne kadar buraya çok spor yazarı geldi ama hepsi de temelli kalmaya geldi, senin gibi tatilcisine ilk defa rastlıyorum.” Biraz durduktan sonra da “şu ilerdeki mağaraya git, orada bizim takımın bir taraftar grubu var, onlarla laflarsın” diyip bir alev topuna dönüşüyor ve oradan uzaklaşıyor.

Mağaranın girişine korkak adımlarla yaklaşıyorum. O sırada “casus var” diye bir çığlık işitiyorum. Daha ne olduğunu anlamama fırsat kalmadan bir grup adam tepeme çullanıyor ve kısa sürede kendimi bir direğe bağlanmış vaziyette buluyorum. Katil suratlı on kişi etrafımı sarıyor. İçlerinden biri bana iyice yaklaşıp “seni kim gönderdi buraya” diye soruyor. Yine uzunca bir izahat gerekiyor. Sonunda dediklerime inanıp beni çözüyorlar. İçlerinden biri bilgi vermeye de razı oluyor. Adı Ramon. Dünya hayatında Kolombiya’da bir mafya örgütünün tetikçisiymiş. Kaç tane adam öldürdüğünü o bile hatırlamıyor. Daha maçla ilgili bir şeyler sormaya kalkışmamla birlikte büyük bir hararetle başlıyor anlatmaya: “Öldürdüklerimin hepsini daha sonra burada, cehennemde gördüm. Peki, madem onlar da buraya düşecek kadar pislik heriflerdi, benim onları buraya postalamam neden kabahat oldu? Oturduğum mahallede pısırık bir bakkal vardı, benim zımbaladığım o herifler ne zaman kapısını çalsa onlara haraç verirdi, karınlarını doyururdu, işte o bakkal şimdi cennetteymiş, keyfine diyecek yokmuş, bizse burada alevlerin içindeyiz. Bu maçı neden önemsediğimizi anlatmaya gerek var mı? Tanrı adaleti sağlayamadı, onun yerine adaleti bizim futbolcularımız sağlayacak.”

Elimiz mecbur anlattıklarını başımızı sallayarak dinliyoruz. O konuşurken gözüm mağaradaki diğer vatandaşlara takılıyor. Koca bir kazanın başında aceleyle bir şeyler pişirmeye çalışıyorlar. Ne olduğunu sorunca “özel bir patlayıcı madde” yanıtını alıyorum. “Gerekirse sahanın zemininde bir delik açıp cennetin hanım evlatlarını lavların arasına göndermek için” hazırlanıyormuş.

Patlayıcı hazırlandıktan sonra en az kazan kadar büyük bir metal tüpün içine dolduruluyor. Ardından herkes cadılar bayramındaki gibi süslenmeye başlıyor. En korkunç görüntüye sahip olduklarına kanaat getirdikten sonra da Ramon bana dönüyor ve “haydi, artık gidebiliriz” diyor.

Mağaranın önüne altı tank gibi paletli olan bir kamyon getirmişler. Tekerlekli olmamasının sebebi tekerlerin yerdeki yarıklara girip erimesiymiş. Neyse, araca biniyor ve gidiyoruz. Bir süre sonra karanlık göğe doğru alabildiğine yükselen bir yapının önünde duruyoruz. Stadyumdan çok dev bir kuleyi andırıyor.

“Şaşılacak bir şey yok” diyor Ramon. “Bir milyon kişilik bir stadyum burası... Haliyle böyle kule gibi yüksek oluyor. Nasıl ayakta durduğunu soracak olma çünkü dünyada değiliz.” Onu sormasam da başka bir safça soru ağzımdan çıkıyor: “En üst katlarda oturacak olanların derdi ne ki, oradan nasılsa sahayı göremezler?” Ramon gülüyor: “kimsenin asıl derdi maçı seyretmek değil, asıl amaç o iltimaslı piçlere cehennemi yaşatmak.” Sadece yutkunuyorum, elimden bir tek bu geliyor.

Stadın içinin yangın yeri gibi olduğunu görmek hiç de şaşırtıcı değil. Ne de olsa burada alevden bol bir şey yok. Bir milyon kişilik bir stat... Tribünler tamamen dolu ve herkes ev sahibi takımdan yana. Ve bir milyon yanan meşale... Hayal edebiliyor musunuz? Çıkan dumanlardansa hiç bahsetmeyeyim daha iyi.


Maradona her zaman futboluyla olduğu kadar skandallarıyla da ön plandaydı



Çok geçmeden cehennem takımı seyircisiyle buluşmak için sahaya çıkıyor. Kimler yok ki kadroda? Diego Maradona, George Best, Paolo Rossi, Johann Cruyff, Paul Gascoigne, Hristo Stoichkov... Bir başka deyişle zamanında kokain kullananı, alkolün dibine vurup zamparalığın kitabını yazanı, şike yapanı, hakemi aldatanı, delisi, dolusu, çirkefi... Hepsi burada. Takımın teknik direktörlüğünüyse Osvaldo Zubeldia yapıyormuş. Bilmeyenler için söyleyelim, Zubeldia 1960’lı yıllarda üç sene üst üste Libertadores Kupası’nı kazanan Arjantin’in Estudiantes takımının teknik direktörüydü ve rakiplerini özel olarak analiz eden ilk teknik direktörlerdendi. Tabii bu analizin içinde rakiplerin sinirsel açıdan zayıf yönlerinin incelenmesi de mevcuttu ve Estudiantesli oyuncular buna göre karşılarındaki oyuncuya tekme veya dirsek mi atacaklar, yoksa tükürecekler mi, ona karar veriyorlardı. Zubeldia’nın takımı, aldığı kupalardan çok çirkefliğiyle nam salmıştı. Yanına gidip ilk onbirde kimin oynayacağını ve taktiğini soruyorum. 4-3-3 oynayacaklarmış. Kalede Rene Higuita; geri dörtlüde Mauro Tassotti, Jackie Charlton, Daniel Passarella, Andreas Brehme; orta sahada Paul Gascoigne, Diego Maradona, Johnny Giles; forvette de George Best, Paolo Rossi ve Johann Cruyff forma giyeceklermiş. Takımın yedek kulübesindeyse Jose Chilavert, Marco Materazzi, Andoni Goikoetxea, Claudio Gentile, Zinedine Zidane, Eric Cantona ve Hristo Stoichkov var. Zidane’la Materazzi’nin bu sefer aynı takımda buluşmaları da tabii ki dikkatlerden kaçmıyor.

Cennet takımı henüz ortalıkta yok, belli ki erkenden sahaya çıkıp ortalığı germek istemiyorlar. Bu arada bir çan sesi duyuyorum. Tam cehennemde çanların neden çalıyor olabileceğini düşünürken devreye giren gitar melodisi sayesinde jeton düşüyor. Stat hoparlörlerinden AC/DC’den Hell’s Bells çalıyor. Tribünler de hep bir ağızdan parçayı söylemeye başlıyor. Ben de grubun bir fanatiği olarak kaptırıyorum kendimi. Sonra yine AC/DC’den Highway To Hell ve Hell Ain’t A Bad Place To Be, Motörhead’den Born To Raise Hell, Judas Priest’ten Hell Bent For Leather, Grim Reaper’dan Rock You To Hell ve Van Halen’dan Running With The Devil gibi parçalarla şölen sürüyor. Top peşinde koşması gereken bendeniz de ruhunu rock’n’roll’a satınca Zubeldia’dan sonra konuşmayı planladığı Maradona ve Best’le tek kelime laf edemiyor haliyle.


AC/DC cehennemdeki en popüler gruplardan biri


Bir süre sonra müziğin kesilmesi üzerine tribünlerden kulakları sağır eden bir uğultu yükseliyor. Ben önce müziğin kesilmesini mi protesto ediyorlar acaba diye düşünüyorum, sonra anlıyorum ki cennet takımı sahaya gelmekte. Tünelin ucunda Pele’nin görülmesiyle birlikte adeta 10 şiddetinde bir deprem oluyor. Stadın yıkılmaması mucize... Zebaniler tribünlerdeki cani kalabalığı zapt etmekte bayağı zorlanıyorlar.

Cennet takımını, rakamsal olarak 3-2-2-3 şeklinde ifade edebileceğimiz WM sisteminin mucidi, 1920’li yıllarda fırtına gibi esen Arsenal’in menajeri Herbert Chapman çalıştırıyormuş. Onunla da konuşmak için kendisinin yanına gidiyorum. Chapman hayli gergin görünüyor, nasıl olmasın ki? Uzun konuşamayacağı belli olduğundan ona da kadroyu sormakla yetiniyorum. Takımın dizilişi tabii ki WM... Kalede Lev Yashin var. İlginçtir dünyadayken sürekli siyah giyinen Yashin bu sefer beyaz bir kaleci kazağını tercih etmiş. Defansta 1930’da ilk dünya kupasını kazanan Uruguay Milli Takımının kaptanı Jose Nasazzi, 1966’da aynı başarıyı yaşayan Bobby Moore ve Inter’in unutulmaz ismi Giacinto Fachetti... Onların önünde Franz Beckenbauer ve Münih’teki o meşum uçak kazasında ölen Manchester United efsanesi Duncan Edwards... Forvetin gerisinde bir başka uçak kazası kurbanı, Il Grande Torino’nun bir numaralı yıldızı Valentino Mazzola’yla yakından tanıdığımız bir ismi, Zico’yu görüyoruz. İleri üçlüdeyse sağda Sir Stanley Matthews, solda Macarların fırtına sol açığı Zoltan Czibor ve ortada da tabii ki Pele var. Yedeklerdeyse Gordon Banks, Junior, Didi, John Charles, Socrates, Alfredo Di Stefano ve Eusebio yer almakta.

Beckenbauer ismi açıkçası biraz kafamı kurcalıyor. Ne de olsa kendisinin adı, yöneticilik hayatı süresince çeşitli masa başı oyunları ve dümenlerle az anılmamıştı. Bunu cennet takımının yedek kulübesinde, hiç tanımadığım ama üzerindeki takım elbiseye bakılırsa yetkili gibi duran bir adama soruyorum. “Aman aramızda kalsın” diyor. “Dediklerinde haklılık payı var, sonuçta kendisi cennete de sağlam lobi faaliyetleri sonucunda geldi.”

“Yok artık” diyorum, “bu dünyada da mı?”.
“Evet, duyacağını duydun, hadi uzun etme, zaten maç başlayacak.”

Bu macerada bininci kez hayretler içinde kalmış bir halde tribüne dönüyorum. Derken maç da başlıyor. Maça atak başlayan taraf ev sahibi ekip. Özellikle Maradona ve Gascoigne’in hazırladığı organizasyonlarda Best ve Cruyff’u kaçırarak etkili olmaya çalışıyorlar. Konuk takım bu ataklara başta Fachetti ve Nasazzi ile direnmeye çalışsa da bir pozisyonda Cruyff Nasazzi’nin boşluğunu yakalayıp çalımı basıyor ve Yashin’le karşı karşıya kalıyor. Yashin çıkıp açısını kapatsa da Sarı Fare topu onun üzerinden aşırtmayı başarıp ağları buluyor. Maçın henüz 15. dakikası ve Cehennemspor 1-0 önde. Tribünlerde yine bir milyon meşale yanıyor ve intikam çığlıkları atılıyor.
Öne geçmenin verdiği hırsla cehennem karması daha bir hırsla saldırıyor rakibinin üzerine. Birkaç dakika içinde Best de Cruyff’unkine benzer bir pozisyonda Fachetti ile bire bir kalıyor ama Fachetti topu Beşinci Beatle’ın ayağından tereyağından kıl çeker gibi kapmayı başarıyor. Sonrasında önünde bulduğu boşluğu değerlendirip takımını atağa da kaldırıyor. Pele’ye kestiği top muazzam ama Pele’nin kafası az farkla dışarı çıkıyor. Ancak bu, cennet takımının silkinmesini sağlayan bir atak oluyor ve oyunda dengeyi kuruyorlar. İlk yarının son on dakikasına girilirken Duncan Edwards orta sahada Johnny Giles’ın hunharca tekmesinden kendini kurtarıp topu derinlemesine Zico’nun önüne atıyor. Zico da Passarella’yı geçip sıfıra iniyor, topu gerideki Pele’ye doğru çıkarıyor. Ancak Pele Jackie Charlton tarafından itilince topa dokunamıyor. Zararı yok, orada Valentino Mazzola bitiyor ve topu filelere gönderiyor. Cehennemde adeta bir ölüm sessizliği hâkim...


Cennet takımının ilk golünün hazılayıcısı tanıdık bir isim, Zico'ydu


Devre böyle bitecek derken Tassotti’nin sağ taraftan şişirdiği uzun topa Maradona yükseliyor ve Yashin’i elini kullanarak alt ederek cehennem takımını bir kez daha öne geçiriyor. İngiltere’ye attığı golden çok daha açık bir elle oynama ama maçı yöneten hakem de zaten cehennemde ikamet ettiğinden (ismi bizde saklı) belli ki görmek istemiyor bunu. Devre arasında Maradona’yla az da olsa konuşma fırsatı buluyoruz. “Tanrı’nın Elini beğenmeyenler olmuştu, o yüzden bu sefer Şeytan’ın Elini kullandım” diyor. “Eli, kolu” demesine gerek yok aslında, bizzat kendisi düpedüz şeytan bu adamın, şu ettiği lafa baksanıza!

İkinci yarıya da cehennemliler atak başlıyor. 48. dakikada Cruyff yine Nasazzi’yi buluyor karşısında. Bu sefer basamıyor çalımı, atıyor kendini yere. Hakem penaltı çalmaya dünden razı. Topun başına Rossi geçiyor ama yaptığı berbat vuruşu kurtarmak Yashin için hiç de zor olmuyor. Rossi zaten takımın en etkisiz, en isteksiz ismi bugün. Zubeldia da bundan rahatsız olmuş belli ki onu daha fazla geçmeden Cantona’yla değiştiriyor. Kim bilir, belki de Rossi cennet takımı üzerine bahis oynadı, o yüzden böyle garip bir performans sergiledi!

Rakibinin kaçırdığı penaltı, cennet takımını yine hareketlendiriyor ve birkaç dakika sonra Czibor’un ara pasını yakalayan Pele, Jackie Charlton’dan sıyrılıp önünü açıyor. Fakat vuruşunu yapacağı sırada Johnny Giles arkadan hızla gelip öyle bir tekme savuruyor ki kaleye giren top değil Pele oluyor. Siyah İnci’nin yattığı yerden kalkacak hali olmayınca Chapman onun yerine oyuna Di Stefano’yu sürüyor.

Di Stefano’nun girişi sanki cennet takımının daha çok işine yarıyor. Dakikalar 55’i gösterirken Matthews’un soldan ortasını Di Stefano kafayla arkaya aşırıyor, ters taraftan gelen Fachetti sol ayağıyla müthiş vuruyor: 2-2. Tribünlerde bu sefer sessizlik değil, öfkeli bir uğultu var. Sahaya da bir sürü tanıdık madde atılıyor. Oyun uzun süre duruyor. Yeniden futbola dönmemizin ardından yine çok geçmiyor ki Di Stefano bu kez de Passarella’nın geri pasında Higuita’nın üzerine gidiyor, Higuita’ya Milla’dan aldığı ders yetmemiş olacak, Di Stefano’yu da çalımlamaya çalışıyor ve yine başarısız oluyor. Topu kaptıktan sonra boş kaleye yuvarlamak Di Stefano için çocuk oyuncağı...

Lakin bu gol işi çığırından çıkarıyor. Yer sarsılmaya başlıyor ve üzerinde çatlaklar oluşuyor. Cehennemin tek sorunsuz zemininde de böylece lavlar kendini göstermeye başlıyor. Oyun haliyle yine duruyor. Cennet takımı oyuncuları böyle bir zeminde oynayamayacaklarını öne sürerek saha kenarında bekliyorlar. Ama hakem santrayı yaptırıyor ve Maradona topu direkt rakibin boş kalesine vurarak durumu 3-3’e getiriyor. Skora gelen dengeyle birlikte sahadaki yarıklar da kapanıyor, zemin normale dönüyor.
Cennet takımı dayanamayıp yeniden sahadaki yerini alıyor. Ancak kalan sürede gol atmaktansa yememeye oynuyorlar. Haklılar da, bir gol daha atsalar başlarına kim bilir ne gelecek? Bu arada cehennem karmasında da Higuita kenara çekilmiş, yerini Chilavert’e bırakmış.

Czibor az kalsın cennetin galibiyet golünü atıyordu


Cennetin rakibini durdurma konusunda gösterdiği direnç son dakikaya kadar sürüyor. Bu dakikada cehennem takımı yarım yuvarlak üzerinde bir frikik kazanıyor. Topun başına önce Maradona geçiyor ama Chilavert de kısa sürede kalesinden kopup oraya geliyor. İki oyuncu atışı kimin kullanacağı konusunda tartışma yaşarken Cantona gelip vuruyor, köşeye giden topu Yashin harika bir plonjonja bloke ediyor. Ve kader ağlarını örüyor. Yashin topu Beckenbauer’a aktarıyor, Beckenbauer da vakit kaybetmeden Zico’yu görüyor. Zico da tek topla Czibor’u kaçırıyor. Chilavert kalesine dönme, Jackie Charlton’sa o gelene kadar kaleyi kapatma derdinde ama Czibor müthiş süratli, Charlton’la burun buruna kalana kadar ilerliyor, Chilavert gerilerde, Czibor Chalrton’la karşı karşıya, Czibor çalımı atıyor, kale boş, Czibor golü atacak... Derken müthiş bir patlamayla devasa stadın her santimetrekaresi zangır zangır titremeye başlıyor. Patlama sonucu oluşan duman dağılınca sahanın olduğu yerde kocaman bir lav çukurunun belirdiğini görüyoruz. Belli ki Ramon ve arkadaşlarının hazırladığı bomba patlatıldı. Doğrusu zamanlamalarına diyecek yok. Futbolculara ne oldu derken birden gökte büyük bir ışık huzmesi beliriyor ve cennet takımının bütün oyuncularını sanki bir vakum etkisiyle topluyor. Ardından ışık kayboluyor, cehennem kendi sakinleriyle baş başa kalıyor. Tam buraya ait olmayan tek kişinin, yani benim, nasıl bu yerden kurtulacağımı düşünmeye başlarken yine göz alıcı bir ışık kaplıyor etrafı. Gariptir, aynı anda acayip bir baş ağrısı ve mide bulantısı da hissediyorum. Sonra ışık azalıyor ve karşımda yeşil bir elbise giymiş, ağzı maskeli bir adam görüyorum. Bense bembeyaz bir odada ve beyaz bir yatakta yatmaktayım. Galiba hastanedeyim, karşımdaki de doktor herhalde, demin elinde tuttuğu ışıkla da gözlerime mi bakıyordu ne?

“Bir daha bu kadar çok içmeyin” diyor. “Arkadaşlarınız sizi hastaneye getirdiğinde neredeyse komadaydınız, midenizi yıkamak zorunda kaldık.” Kafam kazan gibi, gerçekle düşü ayırt etmekte zorlanıyorum. Deminden beri seyrettiğim maç mı yalandı yoksa bu hastane odası mı? O sırada telefon çalıyor. Arayan bizim derginin editörü. “Biz senden öncelikle çevirileri halletmeni bekliyoruz, sense “cennetjs maçııı, cehennemmjj maçı, fıdbollll, Maradonaa, Peleeyyjj” gibisinden abuk sabuk bir yazı yollamakla yetiniyorsun. Hayırdır, iyi misin?” diyor.Sadece yutkunuyorum, zira o an elimden sadece bu geliyor.

Gerçekten de şişede durduğu gibi durmuyormuş bu meret

22 Aralık 2009 Salı

Âhir Derbi'ye Doğru...



Blogu 2007 Aralık’ta açmış, 7 aylık bir test sürüşünün ardındansa tavan arasına kaldırmıştım. Bunda ilk başlarda 3 aya yakın bir süre İstanbul dışında ve internete sadece 146’dan bağlanabilen bir durumda olmamın etkisi de büyüktü. Sonrasındaysa yüksek lisans tezi üzerine çalışmalar ve bunun gitgide bir kitaba benzediğini görmem dolayısıyla da ciddi ciddi bir kitap hazırlığı içine girmem ‘boş vakit’ konusunda elimi kolumu bağladı.

Kitabı Mayıs sonunda tamamlamayı planlıyorum. Ondan sonrasında da anlaşabileceğimiz bir yayınevi arayışına gireceğiz. Tüm bu işler hallolduktan sonra buradan kitapla ilgili daha detaylı bilgileri de geçerim. Yılbaşına kadar yoğun tempo devam edecek, Ocak sonundan itibarense üzerimdeki yükün iyice hafiflemesini umuyorum. O tarihten sonra blogu da doğru düzgün bir şeye benzetmek için çabalama niyetim var.

Önümüzdeki 3-4 hafta içindeyse pek buraya uğrayıp yazı yazacak vaktim olmayacağından, bu sürede yaklaşık iki sene önce yazdığım bir futbol öyküsünü koymayı düşünüyorum bloga. FourFourTwo’da çalıştığım dönemde sürekli orijinal edisyondan çeviri yaparken “More Than A Game” köşesinden esinlenmiş ve hayali bir “Cennet-Cehennem derbisi” üzerine, “More Than A Game”deki işlenişe uygun bir tarzda bir öykü yazmıştım. Üzerinde son birkaç düzenleme daha yaptıktan sonra bu gece veya yarın “Âhir Derbi” bir aksilik yaşanmazsa burada olacak...

13 Aralık 2009 Pazar

Erdal Eren...

Darağacına yollandığında henüz 17 yaşındaydı. Normal şartlar altında idam edilmemesi gerekiyordu ama ‘bağımsız’ yargı tarafından düzmece bir duruşma sonunda 19’a çıkarılmıştı yaşı, sadece asılabilsin diye... Dahası işlediği öne sürülen suç da düzmeceydi! ODTÜ’lü bir öğrencinin faşistler tarafından öldürülmesini protesto etmek için düzenlenen bir mitinge katılmıştı ve bu miting sırasında çıkan olaylarda öldürülen bir eri vurmuş olmakla suçlanıyordu. Tutuklandığı zaman raporlarda öldürülen ere uzaktan ateş ettiği yazıyordu. Ancak otopsi sonuçlarına göre erin yakın mesafeden açılan ateşle vurulduğu kanıtlanmıştı. Bu kanıtlar da hasır altı edildi ve 29 yıl önce bugün son şafağını yaşadı Erdal...

Onun canını o gencecik yaşında elinden alan mı? Bugün 92 yaşında ve hâlâ hayatta... Hatta güneyde şirin bir tatil beldesindeki villasında oturmuş, cıbıl hatun resimleri yaparak gününü gün ediyor!

Steve Harris boşuna dememiş “Only the good die young, all the evil seem to live forever” diye...

09 Aralık 2009 Çarşamba

Diriliş?




That is not dead
Which can eternal lie
Yet with strange aeons
Even death may die

H.P. Lovecraft

19 Temmuz 2008 Cumartesi

Scream For Me Trondheim, Scream For Me Oslo, Scream For Me Horsens!!!



Son iki hafta içerisinde Türkiye çok önemli Hard’n’Heavy konserlerine ev sahipliği yaptı. Önce peş peşe Whitesnake ile Def Leppard, bir hafta sonra da Judas Priest... Lakin organizatörler yıllardır Iron Maiden konusunda bir girişimde bulunmaya cesaret edemiyorlar. Aslında bir bakıma haklılar da. Ne de olsa Maiden’ın hakkını verecek bir dinleyici kitlesi yok memlekette. Tabii bu bizim oturup Maiden’sızlığı kabullenmemiz için geçerli bir sebep değil. Yaklaşık yedi saat sonra uçağa atlayıp Norveç’e doğru yola çıkacağız. 22 Temmuz’da Trondheim’da, 24 Temmuz’da da Oslo’da olacağız, hayatın anlamını bulma uğruna... Gerçi bu da yetmeyecek, 26’sında da feribota atlayıp Danimarka’ya geçeceğiz, 27’sinde Horsens’teki konserde yerimizi alabilmek için. 30’unda döndüğümüzde hem bu konserlerle, hem de şu ana kadar yazmaya vakit bulamadığımız Whitesnake, Def Leppard ve Judas Priest konserleriyle ilgili bir şeyler yazarız artık bloga.

UP THE IRONS!

24 Haziran 2008 Salı

Bıktıran Muhabbet!



UEFA‚ yaptığı açıklamada Euro 2008 finalinde düdük çalacak hakemi açıkladı. 29 Haziran Pazar günü Ernst Happel´de oynanacak final mücadelesinde İtalyan hakem Roberto Rosetti düdük çalacak. Roberto Rosetti‚ Milli Takım´ımızın son oynadığı Hırvatistan mücadelesini yönetmişti. Annesi Hırvat olan Rosetti‚ maçın ardından sergilediği davranışlarla da taraf olduğunu göstermişti. Rosetti‚ penaltı atışını kaçıran Petriç´in yanına gidip bir Hırvat taraftar gibi onu teselli etmişti. 2002 yılından bu yana FIFA kokartıyla görev yapan 40 yaşındaki hakem‚ karşılaşma sırasında pozisyonlardaki takdirlerini çoğunlukla Hırvatlar lehine kullandı ve Emre Aşık‚ Tuncay Şanlı ile Arda´ya gösterdiği sarı kartlarla Almanya maçında cezalı duruma düşmelerine sebep oldu.

Yukardaki satırlar Türkiye’nin en çok okunan gazetelerinden birinden...

Rosetti’nin annesinin Hırvat olması, onun Hırvatları kollaması için yeterli bir sebepmiş bu haberi yazanlara göre. Öyle ki zaten maç içinde takdir haklarının çoğunu Hırvatlardan yana kullanmış adam!

Haberi yazanların tezlerini kuvvetlendirmek amacıyla bel bağladıkları bir diğer unsursa tepedeki fotoğraf. Adamın maç bittikten sonra yaptığı insani bir hareket bile hastalıklı zihniyetler tarafından ne şekilde yorumlanabiliyor.

Yıllardır hep aynı muhabbet. Ne zaman bir Türk takımı yabancılarla maç yaparsa yapsın hemen hakemlerden şikayetçi olunur. Hakem maçı gayet normal bir biçimde yönetmiş olsa bile. Aynı kişilerin yurtiçinde Türk hakemleri her şeyi yüzlerine gözlerine bulaştırdıklarında da “Türk hakemlerine güvenelim, hakem de insan, herkes hata yapabilir” diye konuşmasıysa felaket bir ironi örneğidir.

Neyse... Sadece şu kadarını söylemek lazım. Rosetti’nin derdi Hırvatistan’ın turu geçmesi olsaydı, Hırvatlar 119. dakikada 1-0 öne geçtikten sonra maçı 122. dakikaya kadar oynatır mıydı? Üstelik golden sonra oyuncu değişikliği talebinde bulunan Slaven Bilic’in bu talebini reddeder miydi? Adamın azıcık art niyeti olsa önce o değişikliğe izin verirdi, ardından da son düdüğü üflerdi. Kimse de buna itiraz edemezdi. 120. dakikada maçı bitirmesini bırakın, adam Rüştü’nün golle sonuçlanan o uzun topunda bile orta sahada top havadayken maçı bitirse kim ne diyecekti?

Bunları görmezden gelip hâlâ utanmadan her yabancıyı aleyhimize çalışmakla suçluyoruz. Bu yalanlarla kendimizi kandırdıkça da asıl eksikliklerimizin farkına asgari ölçüde varabiliyoruz. Allah bilir Rosetti’nin annesi Hırvat değil de Türk olsa bu sefer de kendisini vatan hainliğiyle suçlayacak kadar yüzsüzleşirdik.

Yazık!

16 Haziran 2008 Pazartesi

Altın Top’u Altıntop’a Vermek




Yukarıdaki fotoğraf Türkiye-Çek Cumhuriyeti maçının özetidir. Hamit Altıntop’un dünkü maçtaki performansı, Türkiye Çek Cumhuriyeti maçının da hikayesidir çünkü.

Lafı biraz dolaştırıp azıcık eskilere gitmek istiyorum. İnternet yok, özel televizyonlar yok, neredeyse mahalli takımları kapsayacak kadar geniş veritabanına sahip futbol oyunları yok... Böyle bir ortamda bir dünya kupası veya Avrupa şampiyonası olduğunda, takımlar hakkında fikir sahibi olmak için yaptığımız ilk şey, turnuvanın Panini çıkartma albümünü almak ve oradaki kadrolarda, kalburüstü takımlarda veya liglerde yer alan oyuncuları taramaktı. Mesela İtalya 90 öncesinde Kolombiya hakkında pek bir fikrimiz yoktu ama maçlar öncesinde Valderrama’ya odaklanmak gerektiğini biliyorduk. Takımın hemen hepsi Kolombiya’da oynarken o Fransa Ligi’nde top koşturuyordu çünkü.

Aynı mantıkla gelip bugün bizim milli takıma bakacak olduğumuzda göze ilk çarpacak isimse Hamit Altıntop olur. Adam Bayern Münih’te oynuyor çünkü. Avrupa’nın en büyük10 futbol markasından birinde...

Ancak Hamit’i turnuva başından beri Bayern’deki gibi en etkili olduğu yerde, orta sahanın ortasında kullanmamıştı Fatih Terim. Dünkü maçın ilk yarısında da önündeki Tuncay ile birlikte millilerin en kötüsü Hamit’ti. Takımın da sağ kanadı toptan çökmüştü.

57. dakikada Topal-Kazım değişikliği sonrası Hamit’in Topal’dan boşalan yere geçmesi, Aurelio biraz daha geri dururken onun forvetlere yakın oynaması, sağ kanattaki ölü toprağının da Sabri’nin dinamizmiyle atılması, Türkiye’nin dirilişindeki kilit faktörlerdi. O ana kadar biraz Arda takımı ileri sürüklemeye çalışıyordu ama yetmiyordu. Hamit’in ağırlığını koymasıyla takım uçmaya başladı.

Üç asist yaptı Altıntop. Üç gol atmaktan daha zordur üç asist yapmak. O, bunu başardı.

Tabii futbol çok tuhaf bir oyun. 2-0’ken Çeklerin Polak’la bulduğu pozisyonda topun direkten dönmesi, ardından Emre Aşık’ın Polak’ın kafasını yarmasına hakem Fjördfeldt’in faulü, yani penaltıyı vermemesi... Dünyanın en iyi üç kalecisinden biri olan Cech’in 40 yılda bir denk gelecek bir biçimde topu elinden kaçırması ve Nihat’ın beraberlik golünü atması... Euro 2004’ün en hücumcu teknik direktörü Karel Brückner’in, bu turnuvada en savunmacı teknik adamlardan birine dönüşmesi ve elinde Baros gibi bir kontratak silahı varken Koller gibi hantal bir oyuncuya 90 dakika boyunca tahammül etmesi...

Şu saydıklarımızın biri bile olmasa, bugün belki de Hamit ve arkadaşlarının müthiş mücadelesi sonuçsuz kalmış olacaktı. Ama futbol bu yüzden de güzel ya zaten... Yarım saat içinde birçok akıl almaz olay bir arada cereyan edebiliyor ve tüm bunların sonunda, turnuvada iki buçuk maçtır sağ bekte aksamakla meşgul olan bir oyuncu orta sahaya geçip takımını sırtlayıp çeyrek finale taşıyabiliyor. Üstelik, tekrar yazmak lazım, takımının attığı üç golün de asistini yaparak! Belki de Euro 2008’in en büyük bireysel gösterisini sergileyerek!

Ne var ki hâlâ köhne bir kulüpçü zihniyete hizmet eden ve Üç Büyüklerin peşinden koşmakla yetinen Türk Spor Medyası, bu maçın ardından Altın Top’u Altıntop’a vermeye bir türlü cesaret edemiyor. Adam Bayern Münih’te oynuyor çünkü. Avrupa’nın en büyük 10 futbol markasından birinde... Ve ne yazık ki Türkiye’de para etmeyen bir markada...

15 Haziran 2008 Pazar

Kral Otto Tahttan İndi




Bir an için dört sene öncesine gidiyorum. Euro 2004 yarı finali... Turnuvanın flaş takımı Çek Cumhuriyeti’yle, sürpriz takımı Yunanistan karşı karşıya... 90 dakika Yunanlılar maçı 0-0’a bağlıyor, uzatmalarda da bir köşe vuruşunda Dellas’tan gelen gümüş golle finale yükselen taraf oluyorlar. Acaba diyorum, o maçta gümüş golle finale kalan taraf Çek Cumhuriyeti olsaydı, Euro 2004’ü nasıl hatırlardık? Sonra da şu sonuca varıyorum: Muhtemelen Portekiz-Çek Cumhuriyeti finalinden çok Yunanistan’ın başarısının konuşulduğu bir turnuva olurdu Euro 2004.

Öyle ya, açılış maçında ev sahibi Portekiz’i yenmişler (hatta varsayımımıza göre belki de aynı Portekiz daha sonra Çek Cumhuriyeti’ni finalde yenip şampiyon da olacaktı), gruptan İspanya’yı geride bırakarak çıkmışlar, çeyrek finalde de son şampiyon Fransa’yı saf dışı bırakmışlardı. Hatta yarı finalde Çek Cumhuriyeti’ne elenmeleri durumunda belki birçok kişi “yazık oldu Yunanistan’a” bile diyecekti. Fakat yarı finalde Çekleri, finalde de Portekiz’i, futbol oynatmamaya odaklı bir oyunla ve duran toptan gelen birer golle yenerek kupaya uzanmaları, Yunanistan’ı çok daha farklı bir konuma yerleştirdi. Yarı finalde elense hakkında kahramanlık öyküleri yazılabilecek takım, şampiyonluğa ulaşınca neredeyse alay konusu oldu.

Büyük bir çoğunluk, bu şampiyonluğun Yunanistan’a tanrının bir lütfu olduğunu düşünüyordu. Yine büyük bir kesim, Yunanistan’a, ortaya koyduğu anti-futbol anlayışından ötürü tepkiliydi. Yunanistan’ı mucizevi bir başarıya götüren bu anlayışın ilerde birçok takıma kötü örnek olmasından da korkuluyordu.

Öyle ya da böyle, sonuç getiren bir sistem vardı Rehhagel’in elinde. Bu sistemde ısrarcı olması durumunda Euro 2008’de de en azından bir çeyrek final görebilirdi takımı. Ancak ne olduysa Rehhagel takımın kısıtlı hücum planını bozmayı tercih etmişti. Bunu ilk İsveç maçından sonra da yazmıştık. Kısa bir forvet olan Gekas’ın 4-3-2-1 dizilişinde en ilerde yer alması, tek santrfor oynamaya gayet müsait bir fizikte olan ve Euro 2004’te de zaten o şekilde görevlendirilen Charisteas’ın da ofansif orta saha gibi oynatılması, işleyen düzene çomak sokmuştu.

Rehhagel ortada bir diziliş sorunu değil de sanki bireysel bir sorun varmış gibi dünkü Rusya maçında da Charisteas’ı aynı görevle sahaya sürdü, yaptığı değişiklikse Gekas’ın yerine Liberopoulos’u en öne koyarak başlamak olmuştu. Tabii netice açısından bir değişiklik olmadı. Yunanistan yine gol yollarında etkisiz kaldı. 61. dakikadaki Liberopoulos-Gekas değişikliği ve arızalı sistemin bir önceki maçta olduğu gibi aynen devam etmesi, hayretlerimizi bir kat daha arttırdı. Ortada Rehhagel gibi tecrübeli bir isim olunca insan “mutlaka bir bildiği vardır” demeden edemiyor. Fakat işin kötü tarafı, Rehhagel’in o “bildiğinin” ne olduğu düşünüldüğünde bir türlü net bir cevap bulunamıyor olması. Öyle ya, yaptığı tercih mantık olarak Roberto Carlos’u stopere, Lucio’yu da beke yerleştirmekle hemen hemen aynı doğrultuda!

Tüm bunlara bir de Nikopolidis’in yine takımını yakan bir gününde olması eklenince, Yunanistan’ın Rusya önünde de 1-0’lık bir mağlubiyet alması kaçınılmaz oldu. Sonuçta bir önceki turnuvanın Avrupa şampiyonu, bu turnuvada iki maç sonunda ne gol atabildi, ne de puan alabildi. Yazının başında da belirttiğimiz üzere Yunanistan’ın 2004’teki Avrupa şampiyonluğu zaten büyük bir kesim tarafından ciddiye alınmamıştı, bu sonuçlarla birlikte artık çok daha fazla iğnelenecekler.

İspanya’dan Bir İlk




İsveç-İspanya mücadelesinde, İsveç teknik direktörü Lagerback’in, gruptaki ilk maçlarından farklı olarak, sakatlanan Wilhelmsson’un yerine sağ kanada, aslen bir forvet olan Elmander’i yerleştirdiğini, onun da arkasında ihtiyar Alexandersson’dan ziyade Stoor’u tercih ettiğini görüyorduk. İspanya’ysa onbirinde hiçbir değişikliğe gitmemişti.

Aslında Alexandersson’un yerine Stoor’un tercih edilmiş olması, Lagerback adına önemli bir gelişme çünkü kendisi ısrarla veteran oyuncuları kadroya dolduran bir teknik direktör. Bu açıdan Henrik Larsson tercihi sonuna kadar anlayışla karşılanabilir ama onun dışındaki seçimleri gerçekten sorgulanacak cinsten.

Lagerback’in en çok keyif kaçıran yanıysa takımını futbol oynatmamaya programlaması. İlk maçta karşısında da kendisi gibi bir teknik direktör (Rehhagel) bulmuştu ve ortaya futbolseverler için eziyet gibi geçen bir oyun çıkmıştı. Dün neyse ki İspanyollar daha pozitif bir görüntüdeydi de maçın en az 60-70 dakikası orta yuvarlak ve çevresinde geçmekten kurtuldu.

İspanya’nın kanatsız 4-1-3-2 anlayışının onlara sorun yaratabileceğini düşünüyorduk ama İsveç’in kanat oyuncuları Ljungberg ile Elmander, İspanyolların savunmalarının sağında ve solunda oynayan Ramos ile Capdevila’yı buna rağmen yeterince zorlayamadılar. Aslında kağıt üzerinde David Silva sol, Iniesta da sağ kanatmış gibi görünüyor ama bu oyuncular taç çizgisine yaklaşmaktan ziyade sürekli ortaya kaçıyorlar. Göbekten hücum etmeye kalktıklarında bu müthiş bir artı sağlıyor onlara. Aynı şekilde savunmaları da cepheden kolay kolay açık vermiyor. Fakat savunmasında göbeği iyi kapatan, hücumda da kanatları iyi kullanan bir rakip karşısında alternatif bir şablon üretmeleri şart. Özellikle de çeyrek finalden itibaren oynanacak maçların telafisinin olmayacağı düşünülürse.

İspanya ilk çeyrek saat dolmak üzereyken güzel bir korner organizasyonu neticesinde Torres’in fırsatçılığı ile öne geçti ama bu golden 10 dakika sonra Puyol’un sakatlanıp yerini Albiol’e bırakması İspanya adına önemli bir zaaf doğurdu. Zaten çok geçmeden Ibrahimovic o arızalı bölgeye sızıp skora dengeyi getirmeyi bildi. Ancak devre arasında da Ibrahimovic’te bir sorun çıkmış olacak ki İsveç takımı ikinci yarıda sahaya onun yerine Rosenberg’le çıktı. Bu bölümdeki en ilginç teknik direktör hamlesiyse Aragones’ten geldi. Tecrübeli teknik adam daha 58. dakikada Iniesta ve Xavi’yi oyundan alıp yerlerine Fabregas ile Cazorla’yı sahaya sürerek bütün değişiklik haklarını tamamlamış oldu. Duraklamalar da hesaba katılırsa yaklaşık 35 dakika vardı maçın bitmesine ve olası bir sakatlık durumunda takımının 10 kişi kalması riskini göze almıştı Aragones.

Lagerback’in anti-futbol anlayışı, maçın ikinci devresinin uzun süre kısır bir görüntüde geçmesine neden oldu. Lakin duraklama dakikalarında David Villa sahneye çıkarak Lagerback’e ve onun futbol anlayışına cezayı kesti. Bu galibiyetin İspanya açısından önemi büyük. Zira İspanyollar, Avrupa Şampiyonalarında grup maçları uygulamasına geçilen 1980 yılından beri ilk kez bir turnuvaya ilk iki maçta iki galibiyet alarak başlamış oldular. Önceleri ya ilk maçı kazansalar devamını getiremezler, ya da hepten kötü başlarlardı. İkide iki yapmış olmanın, 1964 yılından beri hasret oldukları şampiyonluk yolunda onlara çok daha büyük bir özgüven ve umut aşılayacağı muhakkak.

14 Haziran 2008 Cumartesi

Hollanda Bildiğini Okuyor




2006 Dünya Kupası’nda futbolseverler hiç de alışık olmadıkları bir Hollanda seyretmişlerdi. Takım Fildişi Sahili’ni 2-1, Sırbistan-Karadağ’ı da 1-0’lık skorlarla zar zor yenmiş, Arjantin’le golsüz berabere kalmış, en sonunda da ikinci turda Portekiz’e tek golle boyun eğerek evinin yolunu tutmuştu. Dört maçta sadece üç gol atabilmişlerdi ki bu hücumcu özelliğiyle tanınan Hollanda takımından belki de en son beklenecek şeydi.

Teknik direktör Marco van Basten, kendisine yöneltilen tüm eleştirilere rağmen, Hollanda’nın yıllardır büyük turnuvalarda defansif sorunlar nedeniyle başarıdan uzak kaldığını düşünüyor ve inatla savunmaya ağılık veren bir futbol oynatmayı sürdürüyordu. Euro 2008 elemelerinde de Romanya, Bulgaristan, Slovenya, Belarus, Arnavutluk ve Lüksemburg’un yer aldığı grupta, 12 maçta sadece 15 gol atabildiler. En farklı galibiyetleri 3-0’la Belarus karşısındaydı. Lüksemburg gibi Avrupa’nın en kötü 3-4 takımından biri karşısında bile iki maçta da 1-0’lık galibiyetler alabilmişlerdi. Tabii 12 maçta sadece beş gol yemişlerdi ve defansif açıdan bu önemli bir başarıydı. Van Basten’in istediği de bu değil miydi zaten?

Ancak görünen o ki Van Basten de Hollanda futbolunun doğasına aykırı bu durumdan yeterince sıkılmış. Hollanda takımı da bildiğini okumaya başlamış. Elinde Van Nistelrooy, Sneijder, Van Der Vaart, Van Persie, Robben gibi isimler olan bir takımın da yapması gereken zaten ofansif bir futbol oynamak olmalıydı. Nihayet doğru yol bulunmuş.

Fransa teknik direktörü Domenech’e baktığımızdaysa Van Basten’den daha inatçı biri olduğunu görüyoruz. Kağıt üzerinde belki de turnuvanın en iyi kadrosuna sahip Domenech ama takıma öyle bir defansif mantalite yerleştirmiş ki hücuma kalktıklarında topu Ribery’nin önüne atıp garibanı çatlatacak kadar koşturmak dışında ne yapacaklarını pek bilmiyorlar.

Romanya maçından farklı olarak dünkü maçta sağ açığa Govou geçmiş, Ribery oradan ortaya, santrfor arkasına kaymış, santrfor görevine de Anelka yerine Henry soyunmuş, Benzema dışarda kalmıştı. Lakin bu değişikliklerin Fransa’ya yarayıp yaramadığını bile anlama fırsatı bulamadık çünkü maçın başında Kuyt’ın kafasıyla gelen gol, oyunu tam Hollanda’nın istediği şekle soktu.

Hollanda’nın müthiş ayağa pas yapan ve son derece hızla hücuma çıkan oyuncuları var. Bu da demek oluyor ki Hollanda’ya karşı fazla açılmayacaksın. Aksi takdirde daha ne olduğunu anlamadan bir kontratakta topu kalende görebilirsin. Ama geriye düşünce gol atman da lazım, gol atmak için de açılman lazım... Gel de çık işin içinden!

Domenech de zaten bu işin içinden çıkmakta bir hayli zorlandı 1-0’dan sonra. Yaklaşık 20-25 dakika ciddi bir tedirginlik yaşadı Fransa takımı. Ancak daha sonrasında toparlanıp yüklenmeye başladılar. Adeta Hollanda-İtalya maçının bir kopyasını seyrediyorduk.

Fransa’nın fazla yüklenmeye başladığını gören Van Basten, ikinci yarının başında kontratağa biraz daha yatırım yapma amacıyla Engelaar-Robben değişikliğine gitti. 4-2-3-1’den 4-1-4-1 gibi bir dizilişe döndü. Ancak bu değişiklik sonrasında yaklaşık 15 dakika boyunca görüldü ki Van Basten’in hamlesi Fransa’ya yaramıştı. Orta sahada ipler tamamen Fransızların eline geçmişti. Hollanda kalesi de bunaldıkça bunalıyordu. Hatta 54’te Henry’nin Van Der Sar ile karşı karşıya kalıp hayretlere seza bir biçimde topu üstten auta göndererek harcadığı bir fırsat var ki adeta maçın kırılma noktasıydı.

Fakat Van Basten deyim yerindeyse dört ayak üzerine düştü ve Robben çıktığı ilk ciddi kontratakta, 55’te oyuna giren bir başka oyuncu Van Persie’ye golü attırarak hocasının verdiği karar nedeniyle kendi başını yakmasını önledi. Domenech’in cesaretiyse anca bu golden sonra geldi. Malouda-Gomis değişikliğine giden teknik adam, çift santrforla gol aramaya başladı. Fransızların bu baskısı nihayet bitime yirmi dakika kala Henry ile sonuç verdi. Lakin Hollandalılar adeta santradan topu alıp gittiler ve Robben’in iğne deliğinden geçirdiği topla farkı tekrar ikiye çıkardılar.

Bu gol aynı zamanda Fransa’yı nakavt eden goldü. Kalan sürede Govou’nun yerine Anelka’yı oyuna alıp üç santrforla oynamayı deneseler bile öylesine mağlubiyeti kabullenmiş bir havadaydılar ki hiçbir üretkenlik gösteremediler. Duraklama dakikalarında Sneijder’in attığı golse işin tuzu biberi oldu.

Böylece elemelerde son derece vasat takımlar karşısında 1.25 gol ortalaması tutturabilen Hollanda, turnuvada son dünya kupasının finalistleri önünde 3.5 gol ortalamasına ulaştı. Hollanda’nın bu futbol anlayışına ters gelebilecek takımlarsa muhtemelen cümbür cemaat kapanıp onların ele avuca sığmayan oyuncularına geniş alan bırakmayan ve yine onlara katiyen kontratak imkanı vermeyen takımlar olacaktır. Bu açıdan gruptaki son Hollanda-Romanya maçı bir hayli ilginç olabilirdi. Zira Romanya az önce yaptığımız tarife cuk diye oturuyor. Ancak Hollanda’nın şimdiden ununu elemiş, eleğini de asmış olması, Portakalların zaafları hakkında o maçta da çok net bir fikir sahibi olmamızı engelleyecek.