19 Temmuz 2008 Cumartesi

Scream For Me Trondheim, Scream For Me Oslo, Scream For Me Horsens!!!



Son iki hafta içerisinde Türkiye çok önemli Hard’n’Heavy konserlerine ev sahipliği yaptı. Önce peş peşe Whitesnake ile Def Leppard, bir hafta sonra da Judas Priest... Lakin organizatörler yıllardır Iron Maiden konusunda bir girişimde bulunmaya cesaret edemiyorlar. Aslında bir bakıma haklılar da. Ne de olsa Maiden’ın hakkını verecek bir dinleyici kitlesi yok memlekette. Tabii bu bizim oturup Maiden’sızlığı kabullenmemiz için geçerli bir sebep değil. Yaklaşık yedi saat sonra uçağa atlayıp Norveç’e doğru yola çıkacağız. 22 Temmuz’da Trondheim’da, 24 Temmuz’da da Oslo’da olacağız, hayatın anlamını bulma uğruna... Gerçi bu da yetmeyecek, 26’sında da feribota atlayıp Danimarka’ya geçeceğiz, 27’sinde Horsens’teki konserde yerimizi alabilmek için. 30’unda döndüğümüzde hem bu konserlerle, hem de şu ana kadar yazmaya vakit bulamadığımız Whitesnake, Def Leppard ve Judas Priest konserleriyle ilgili bir şeyler yazarız artık bloga.

UP THE IRONS!

24 Haziran 2008 Salı

Bıktıran Muhabbet!



UEFA‚ yaptığı açıklamada Euro 2008 finalinde düdük çalacak hakemi açıkladı. 29 Haziran Pazar günü Ernst Happel´de oynanacak final mücadelesinde İtalyan hakem Roberto Rosetti düdük çalacak. Roberto Rosetti‚ Milli Takım´ımızın son oynadığı Hırvatistan mücadelesini yönetmişti. Annesi Hırvat olan Rosetti‚ maçın ardından sergilediği davranışlarla da taraf olduğunu göstermişti. Rosetti‚ penaltı atışını kaçıran Petriç´in yanına gidip bir Hırvat taraftar gibi onu teselli etmişti. 2002 yılından bu yana FIFA kokartıyla görev yapan 40 yaşındaki hakem‚ karşılaşma sırasında pozisyonlardaki takdirlerini çoğunlukla Hırvatlar lehine kullandı ve Emre Aşık‚ Tuncay Şanlı ile Arda´ya gösterdiği sarı kartlarla Almanya maçında cezalı duruma düşmelerine sebep oldu.

Yukardaki satırlar Türkiye’nin en çok okunan gazetelerinden birinden...

Rosetti’nin annesinin Hırvat olması, onun Hırvatları kollaması için yeterli bir sebepmiş bu haberi yazanlara göre. Öyle ki zaten maç içinde takdir haklarının çoğunu Hırvatlardan yana kullanmış adam!

Haberi yazanların tezlerini kuvvetlendirmek amacıyla bel bağladıkları bir diğer unsursa tepedeki fotoğraf. Adamın maç bittikten sonra yaptığı insani bir hareket bile hastalıklı zihniyetler tarafından ne şekilde yorumlanabiliyor.

Yıllardır hep aynı muhabbet. Ne zaman bir Türk takımı yabancılarla maç yaparsa yapsın hemen hakemlerden şikayetçi olunur. Hakem maçı gayet normal bir biçimde yönetmiş olsa bile. Aynı kişilerin yurtiçinde Türk hakemleri her şeyi yüzlerine gözlerine bulaştırdıklarında da “Türk hakemlerine güvenelim, hakem de insan, herkes hata yapabilir” diye konuşmasıysa felaket bir ironi örneğidir.

Neyse... Sadece şu kadarını söylemek lazım. Rosetti’nin derdi Hırvatistan’ın turu geçmesi olsaydı, Hırvatlar 119. dakikada 1-0 öne geçtikten sonra maçı 122. dakikaya kadar oynatır mıydı? Üstelik golden sonra oyuncu değişikliği talebinde bulunan Slaven Bilic’in bu talebini reddeder miydi? Adamın azıcık art niyeti olsa önce o değişikliğe izin verirdi, ardından da son düdüğü üflerdi. Kimse de buna itiraz edemezdi. 120. dakikada maçı bitirmesini bırakın, adam Rüştü’nün golle sonuçlanan o uzun topunda bile orta sahada top havadayken maçı bitirse kim ne diyecekti?

Bunları görmezden gelip hâlâ utanmadan her yabancıyı aleyhimize çalışmakla suçluyoruz. Bu yalanlarla kendimizi kandırdıkça da asıl eksikliklerimizin farkına asgari ölçüde varabiliyoruz. Allah bilir Rosetti’nin annesi Hırvat değil de Türk olsa bu sefer de kendisini vatan hainliğiyle suçlayacak kadar yüzsüzleşirdik.

Yazık!

16 Haziran 2008 Pazartesi

Altın Top’u Altıntop’a Vermek




Yukarıdaki fotoğraf Türkiye-Çek Cumhuriyeti maçının özetidir. Hamit Altıntop’un dünkü maçtaki performansı, Türkiye Çek Cumhuriyeti maçının da hikayesidir çünkü.

Lafı biraz dolaştırıp azıcık eskilere gitmek istiyorum. İnternet yok, özel televizyonlar yok, neredeyse mahalli takımları kapsayacak kadar geniş veritabanına sahip futbol oyunları yok... Böyle bir ortamda bir dünya kupası veya Avrupa şampiyonası olduğunda, takımlar hakkında fikir sahibi olmak için yaptığımız ilk şey, turnuvanın Panini çıkartma albümünü almak ve oradaki kadrolarda, kalburüstü takımlarda veya liglerde yer alan oyuncuları taramaktı. Mesela İtalya 90 öncesinde Kolombiya hakkında pek bir fikrimiz yoktu ama maçlar öncesinde Valderrama’ya odaklanmak gerektiğini biliyorduk. Takımın hemen hepsi Kolombiya’da oynarken o Fransa Ligi’nde top koşturuyordu çünkü.

Aynı mantıkla gelip bugün bizim milli takıma bakacak olduğumuzda göze ilk çarpacak isimse Hamit Altıntop olur. Adam Bayern Münih’te oynuyor çünkü. Avrupa’nın en büyük10 futbol markasından birinde...

Ancak Hamit’i turnuva başından beri Bayern’deki gibi en etkili olduğu yerde, orta sahanın ortasında kullanmamıştı Fatih Terim. Dünkü maçın ilk yarısında da önündeki Tuncay ile birlikte millilerin en kötüsü Hamit’ti. Takımın da sağ kanadı toptan çökmüştü.

57. dakikada Topal-Kazım değişikliği sonrası Hamit’in Topal’dan boşalan yere geçmesi, Aurelio biraz daha geri dururken onun forvetlere yakın oynaması, sağ kanattaki ölü toprağının da Sabri’nin dinamizmiyle atılması, Türkiye’nin dirilişindeki kilit faktörlerdi. O ana kadar biraz Arda takımı ileri sürüklemeye çalışıyordu ama yetmiyordu. Hamit’in ağırlığını koymasıyla takım uçmaya başladı.

Üç asist yaptı Altıntop. Üç gol atmaktan daha zordur üç asist yapmak. O, bunu başardı.

Tabii futbol çok tuhaf bir oyun. 2-0’ken Çeklerin Polak’la bulduğu pozisyonda topun direkten dönmesi, ardından Emre Aşık’ın Polak’ın kafasını yarmasına hakem Fjördfeldt’in faulü, yani penaltıyı vermemesi... Dünyanın en iyi üç kalecisinden biri olan Cech’in 40 yılda bir denk gelecek bir biçimde topu elinden kaçırması ve Nihat’ın beraberlik golünü atması... Euro 2004’ün en hücumcu teknik direktörü Karel Brückner’in, bu turnuvada en savunmacı teknik adamlardan birine dönüşmesi ve elinde Baros gibi bir kontratak silahı varken Koller gibi hantal bir oyuncuya 90 dakika boyunca tahammül etmesi...

Şu saydıklarımızın biri bile olmasa, bugün belki de Hamit ve arkadaşlarının müthiş mücadelesi sonuçsuz kalmış olacaktı. Ama futbol bu yüzden de güzel ya zaten... Yarım saat içinde birçok akıl almaz olay bir arada cereyan edebiliyor ve tüm bunların sonunda, turnuvada iki buçuk maçtır sağ bekte aksamakla meşgul olan bir oyuncu orta sahaya geçip takımını sırtlayıp çeyrek finale taşıyabiliyor. Üstelik, tekrar yazmak lazım, takımının attığı üç golün de asistini yaparak! Belki de Euro 2008’in en büyük bireysel gösterisini sergileyerek!

Ne var ki hâlâ köhne bir kulüpçü zihniyete hizmet eden ve Üç Büyüklerin peşinden koşmakla yetinen Türk Spor Medyası, bu maçın ardından Altın Top’u Altıntop’a vermeye bir türlü cesaret edemiyor. Adam Bayern Münih’te oynuyor çünkü. Avrupa’nın en büyük 10 futbol markasından birinde... Ve ne yazık ki Türkiye’de para etmeyen bir markada...

15 Haziran 2008 Pazar

Kral Otto Tahttan İndi




Bir an için dört sene öncesine gidiyorum. Euro 2004 yarı finali... Turnuvanın flaş takımı Çek Cumhuriyeti’yle, sürpriz takımı Yunanistan karşı karşıya... 90 dakika Yunanlılar maçı 0-0’a bağlıyor, uzatmalarda da bir köşe vuruşunda Dellas’tan gelen gümüş golle finale yükselen taraf oluyorlar. Acaba diyorum, o maçta gümüş golle finale kalan taraf Çek Cumhuriyeti olsaydı, Euro 2004’ü nasıl hatırlardık? Sonra da şu sonuca varıyorum: Muhtemelen Portekiz-Çek Cumhuriyeti finalinden çok Yunanistan’ın başarısının konuşulduğu bir turnuva olurdu Euro 2004.

Öyle ya, açılış maçında ev sahibi Portekiz’i yenmişler (hatta varsayımımıza göre belki de aynı Portekiz daha sonra Çek Cumhuriyeti’ni finalde yenip şampiyon da olacaktı), gruptan İspanya’yı geride bırakarak çıkmışlar, çeyrek finalde de son şampiyon Fransa’yı saf dışı bırakmışlardı. Hatta yarı finalde Çek Cumhuriyeti’ne elenmeleri durumunda belki birçok kişi “yazık oldu Yunanistan’a” bile diyecekti. Fakat yarı finalde Çekleri, finalde de Portekiz’i, futbol oynatmamaya odaklı bir oyunla ve duran toptan gelen birer golle yenerek kupaya uzanmaları, Yunanistan’ı çok daha farklı bir konuma yerleştirdi. Yarı finalde elense hakkında kahramanlık öyküleri yazılabilecek takım, şampiyonluğa ulaşınca neredeyse alay konusu oldu.

Büyük bir çoğunluk, bu şampiyonluğun Yunanistan’a tanrının bir lütfu olduğunu düşünüyordu. Yine büyük bir kesim, Yunanistan’a, ortaya koyduğu anti-futbol anlayışından ötürü tepkiliydi. Yunanistan’ı mucizevi bir başarıya götüren bu anlayışın ilerde birçok takıma kötü örnek olmasından da korkuluyordu.

Öyle ya da böyle, sonuç getiren bir sistem vardı Rehhagel’in elinde. Bu sistemde ısrarcı olması durumunda Euro 2008’de de en azından bir çeyrek final görebilirdi takımı. Ancak ne olduysa Rehhagel takımın kısıtlı hücum planını bozmayı tercih etmişti. Bunu ilk İsveç maçından sonra da yazmıştık. Kısa bir forvet olan Gekas’ın 4-3-2-1 dizilişinde en ilerde yer alması, tek santrfor oynamaya gayet müsait bir fizikte olan ve Euro 2004’te de zaten o şekilde görevlendirilen Charisteas’ın da ofansif orta saha gibi oynatılması, işleyen düzene çomak sokmuştu.

Rehhagel ortada bir diziliş sorunu değil de sanki bireysel bir sorun varmış gibi dünkü Rusya maçında da Charisteas’ı aynı görevle sahaya sürdü, yaptığı değişiklikse Gekas’ın yerine Liberopoulos’u en öne koyarak başlamak olmuştu. Tabii netice açısından bir değişiklik olmadı. Yunanistan yine gol yollarında etkisiz kaldı. 61. dakikadaki Liberopoulos-Gekas değişikliği ve arızalı sistemin bir önceki maçta olduğu gibi aynen devam etmesi, hayretlerimizi bir kat daha arttırdı. Ortada Rehhagel gibi tecrübeli bir isim olunca insan “mutlaka bir bildiği vardır” demeden edemiyor. Fakat işin kötü tarafı, Rehhagel’in o “bildiğinin” ne olduğu düşünüldüğünde bir türlü net bir cevap bulunamıyor olması. Öyle ya, yaptığı tercih mantık olarak Roberto Carlos’u stopere, Lucio’yu da beke yerleştirmekle hemen hemen aynı doğrultuda!

Tüm bunlara bir de Nikopolidis’in yine takımını yakan bir gününde olması eklenince, Yunanistan’ın Rusya önünde de 1-0’lık bir mağlubiyet alması kaçınılmaz oldu. Sonuçta bir önceki turnuvanın Avrupa şampiyonu, bu turnuvada iki maç sonunda ne gol atabildi, ne de puan alabildi. Yazının başında da belirttiğimiz üzere Yunanistan’ın 2004’teki Avrupa şampiyonluğu zaten büyük bir kesim tarafından ciddiye alınmamıştı, bu sonuçlarla birlikte artık çok daha fazla iğnelenecekler.

İspanya’dan Bir İlk




İsveç-İspanya mücadelesinde, İsveç teknik direktörü Lagerback’in, gruptaki ilk maçlarından farklı olarak, sakatlanan Wilhelmsson’un yerine sağ kanada, aslen bir forvet olan Elmander’i yerleştirdiğini, onun da arkasında ihtiyar Alexandersson’dan ziyade Stoor’u tercih ettiğini görüyorduk. İspanya’ysa onbirinde hiçbir değişikliğe gitmemişti.

Aslında Alexandersson’un yerine Stoor’un tercih edilmiş olması, Lagerback adına önemli bir gelişme çünkü kendisi ısrarla veteran oyuncuları kadroya dolduran bir teknik direktör. Bu açıdan Henrik Larsson tercihi sonuna kadar anlayışla karşılanabilir ama onun dışındaki seçimleri gerçekten sorgulanacak cinsten.

Lagerback’in en çok keyif kaçıran yanıysa takımını futbol oynatmamaya programlaması. İlk maçta karşısında da kendisi gibi bir teknik direktör (Rehhagel) bulmuştu ve ortaya futbolseverler için eziyet gibi geçen bir oyun çıkmıştı. Dün neyse ki İspanyollar daha pozitif bir görüntüdeydi de maçın en az 60-70 dakikası orta yuvarlak ve çevresinde geçmekten kurtuldu.

İspanya’nın kanatsız 4-1-3-2 anlayışının onlara sorun yaratabileceğini düşünüyorduk ama İsveç’in kanat oyuncuları Ljungberg ile Elmander, İspanyolların savunmalarının sağında ve solunda oynayan Ramos ile Capdevila’yı buna rağmen yeterince zorlayamadılar. Aslında kağıt üzerinde David Silva sol, Iniesta da sağ kanatmış gibi görünüyor ama bu oyuncular taç çizgisine yaklaşmaktan ziyade sürekli ortaya kaçıyorlar. Göbekten hücum etmeye kalktıklarında bu müthiş bir artı sağlıyor onlara. Aynı şekilde savunmaları da cepheden kolay kolay açık vermiyor. Fakat savunmasında göbeği iyi kapatan, hücumda da kanatları iyi kullanan bir rakip karşısında alternatif bir şablon üretmeleri şart. Özellikle de çeyrek finalden itibaren oynanacak maçların telafisinin olmayacağı düşünülürse.

İspanya ilk çeyrek saat dolmak üzereyken güzel bir korner organizasyonu neticesinde Torres’in fırsatçılığı ile öne geçti ama bu golden 10 dakika sonra Puyol’un sakatlanıp yerini Albiol’e bırakması İspanya adına önemli bir zaaf doğurdu. Zaten çok geçmeden Ibrahimovic o arızalı bölgeye sızıp skora dengeyi getirmeyi bildi. Ancak devre arasında da Ibrahimovic’te bir sorun çıkmış olacak ki İsveç takımı ikinci yarıda sahaya onun yerine Rosenberg’le çıktı. Bu bölümdeki en ilginç teknik direktör hamlesiyse Aragones’ten geldi. Tecrübeli teknik adam daha 58. dakikada Iniesta ve Xavi’yi oyundan alıp yerlerine Fabregas ile Cazorla’yı sahaya sürerek bütün değişiklik haklarını tamamlamış oldu. Duraklamalar da hesaba katılırsa yaklaşık 35 dakika vardı maçın bitmesine ve olası bir sakatlık durumunda takımının 10 kişi kalması riskini göze almıştı Aragones.

Lagerback’in anti-futbol anlayışı, maçın ikinci devresinin uzun süre kısır bir görüntüde geçmesine neden oldu. Lakin duraklama dakikalarında David Villa sahneye çıkarak Lagerback’e ve onun futbol anlayışına cezayı kesti. Bu galibiyetin İspanya açısından önemi büyük. Zira İspanyollar, Avrupa Şampiyonalarında grup maçları uygulamasına geçilen 1980 yılından beri ilk kez bir turnuvaya ilk iki maçta iki galibiyet alarak başlamış oldular. Önceleri ya ilk maçı kazansalar devamını getiremezler, ya da hepten kötü başlarlardı. İkide iki yapmış olmanın, 1964 yılından beri hasret oldukları şampiyonluk yolunda onlara çok daha büyük bir özgüven ve umut aşılayacağı muhakkak.

14 Haziran 2008 Cumartesi

Hollanda Bildiğini Okuyor




2006 Dünya Kupası’nda futbolseverler hiç de alışık olmadıkları bir Hollanda seyretmişlerdi. Takım Fildişi Sahili’ni 2-1, Sırbistan-Karadağ’ı da 1-0’lık skorlarla zar zor yenmiş, Arjantin’le golsüz berabere kalmış, en sonunda da ikinci turda Portekiz’e tek golle boyun eğerek evinin yolunu tutmuştu. Dört maçta sadece üç gol atabilmişlerdi ki bu hücumcu özelliğiyle tanınan Hollanda takımından belki de en son beklenecek şeydi.

Teknik direktör Marco van Basten, kendisine yöneltilen tüm eleştirilere rağmen, Hollanda’nın yıllardır büyük turnuvalarda defansif sorunlar nedeniyle başarıdan uzak kaldığını düşünüyor ve inatla savunmaya ağılık veren bir futbol oynatmayı sürdürüyordu. Euro 2008 elemelerinde de Romanya, Bulgaristan, Slovenya, Belarus, Arnavutluk ve Lüksemburg’un yer aldığı grupta, 12 maçta sadece 15 gol atabildiler. En farklı galibiyetleri 3-0’la Belarus karşısındaydı. Lüksemburg gibi Avrupa’nın en kötü 3-4 takımından biri karşısında bile iki maçta da 1-0’lık galibiyetler alabilmişlerdi. Tabii 12 maçta sadece beş gol yemişlerdi ve defansif açıdan bu önemli bir başarıydı. Van Basten’in istediği de bu değil miydi zaten?

Ancak görünen o ki Van Basten de Hollanda futbolunun doğasına aykırı bu durumdan yeterince sıkılmış. Hollanda takımı da bildiğini okumaya başlamış. Elinde Van Nistelrooy, Sneijder, Van Der Vaart, Van Persie, Robben gibi isimler olan bir takımın da yapması gereken zaten ofansif bir futbol oynamak olmalıydı. Nihayet doğru yol bulunmuş.

Fransa teknik direktörü Domenech’e baktığımızdaysa Van Basten’den daha inatçı biri olduğunu görüyoruz. Kağıt üzerinde belki de turnuvanın en iyi kadrosuna sahip Domenech ama takıma öyle bir defansif mantalite yerleştirmiş ki hücuma kalktıklarında topu Ribery’nin önüne atıp garibanı çatlatacak kadar koşturmak dışında ne yapacaklarını pek bilmiyorlar.

Romanya maçından farklı olarak dünkü maçta sağ açığa Govou geçmiş, Ribery oradan ortaya, santrfor arkasına kaymış, santrfor görevine de Anelka yerine Henry soyunmuş, Benzema dışarda kalmıştı. Lakin bu değişikliklerin Fransa’ya yarayıp yaramadığını bile anlama fırsatı bulamadık çünkü maçın başında Kuyt’ın kafasıyla gelen gol, oyunu tam Hollanda’nın istediği şekle soktu.

Hollanda’nın müthiş ayağa pas yapan ve son derece hızla hücuma çıkan oyuncuları var. Bu da demek oluyor ki Hollanda’ya karşı fazla açılmayacaksın. Aksi takdirde daha ne olduğunu anlamadan bir kontratakta topu kalende görebilirsin. Ama geriye düşünce gol atman da lazım, gol atmak için de açılman lazım... Gel de çık işin içinden!

Domenech de zaten bu işin içinden çıkmakta bir hayli zorlandı 1-0’dan sonra. Yaklaşık 20-25 dakika ciddi bir tedirginlik yaşadı Fransa takımı. Ancak daha sonrasında toparlanıp yüklenmeye başladılar. Adeta Hollanda-İtalya maçının bir kopyasını seyrediyorduk.

Fransa’nın fazla yüklenmeye başladığını gören Van Basten, ikinci yarının başında kontratağa biraz daha yatırım yapma amacıyla Engelaar-Robben değişikliğine gitti. 4-2-3-1’den 4-1-4-1 gibi bir dizilişe döndü. Ancak bu değişiklik sonrasında yaklaşık 15 dakika boyunca görüldü ki Van Basten’in hamlesi Fransa’ya yaramıştı. Orta sahada ipler tamamen Fransızların eline geçmişti. Hollanda kalesi de bunaldıkça bunalıyordu. Hatta 54’te Henry’nin Van Der Sar ile karşı karşıya kalıp hayretlere seza bir biçimde topu üstten auta göndererek harcadığı bir fırsat var ki adeta maçın kırılma noktasıydı.

Fakat Van Basten deyim yerindeyse dört ayak üzerine düştü ve Robben çıktığı ilk ciddi kontratakta, 55’te oyuna giren bir başka oyuncu Van Persie’ye golü attırarak hocasının verdiği karar nedeniyle kendi başını yakmasını önledi. Domenech’in cesaretiyse anca bu golden sonra geldi. Malouda-Gomis değişikliğine giden teknik adam, çift santrforla gol aramaya başladı. Fransızların bu baskısı nihayet bitime yirmi dakika kala Henry ile sonuç verdi. Lakin Hollandalılar adeta santradan topu alıp gittiler ve Robben’in iğne deliğinden geçirdiği topla farkı tekrar ikiye çıkardılar.

Bu gol aynı zamanda Fransa’yı nakavt eden goldü. Kalan sürede Govou’nun yerine Anelka’yı oyuna alıp üç santrforla oynamayı deneseler bile öylesine mağlubiyeti kabullenmiş bir havadaydılar ki hiçbir üretkenlik gösteremediler. Duraklama dakikalarında Sneijder’in attığı golse işin tuzu biberi oldu.

Böylece elemelerde son derece vasat takımlar karşısında 1.25 gol ortalaması tutturabilen Hollanda, turnuvada son dünya kupasının finalistleri önünde 3.5 gol ortalamasına ulaştı. Hollanda’nın bu futbol anlayışına ters gelebilecek takımlarsa muhtemelen cümbür cemaat kapanıp onların ele avuca sığmayan oyuncularına geniş alan bırakmayan ve yine onlara katiyen kontratak imkanı vermeyen takımlar olacaktır. Bu açıdan gruptaki son Hollanda-Romanya maçı bir hayli ilginç olabilirdi. Zira Romanya az önce yaptığımız tarife cuk diye oturuyor. Ancak Hollanda’nın şimdiden ununu elemiş, eleğini de asmış olması, Portakalların zaafları hakkında o maçta da çok net bir fikir sahibi olmamızı engelleyecek.

Romanya Yeni Yunanistan Olur Mu?




Fransa maçında elde ettiği 0-0’lık beraberlikten bir hayli memnun görünen Romanya teknik direktörü Piturca, İtalya önüne de hayli defansif bir kadroyla çıktı. Öyle ki Fransa maçında defansın önünde üçlü bir defansif blok daha vardı, orta sahanın tek ofansif ismi Nicolita’ydı, dün bu bile değişmişti, Nicolita’nın yerine geriye daha çok yardımcı olan, ileriye de daha az çıkan Flotrentin Petre’yi görüyorduk.

İtalya’daysa Hollanda bozgununun ardından Donadoni adeta silbaştan yapmıştı kadroyu. Savunmada Zambrotta sol bekten sağ beke, Panucci de sağ bekten stopere geçmiş, Barzagli ile Materazzi devre dışı kalırken yerlerine Grosso ile Chiellini girmişti. Yani savunmalarında pozisyon olarak dört oyuncunun birden yeri değişmişti. Sadece bu kadarla kalsa iyi. Orta sahada Ambrosini ile Gattuso’nun yerine De Rossi ile Perrotta, forvette de Di Natale’nin yerine Del Piero sahadaydı.

İki hücumcu bek, orta sahada Gattuso ve Ambrosini’ye oranla ileriye daha çok destek veren iki oyuncu ve Del Piero faktörüyle İtalyanlar bu maçta çok daha gole yakın bir görüntü çiziyorlardı. Takımın sırtında kambur olmaya devam eden isimse Camoranesi’ydi. Arjantin asıllı oyuncu turnuvanın şu ana kadarki en büyük hayal kırıklıklarından biri. Onun olduğu bölgenin neredeyse hiç işlememesi, en uçta oynayan Toni’nin de fazlasıyla yalnız kalmasına sebep oluyor.

Buna rağmen İtalyanlar daha canlı bir futbol oynuyorlardı ve galibiyete de daha yakın duruyorlardı. Maçın başında Del Piero’nun yan ağlarda kalan kafa vuruşuna Romenlerin cevabı bir duran toptan oldu, Chivu’nun rakip savunmadan seken kafası direkten döndü. Her iki tarafın da yakaladığı bu iki ciddi fırsat sonrasında Romenler yine katı savunmalarıyla İtalyanların hızını kesti. Yine de ilk yarının sonlarında İtalyanlar Toni ile aradıkları golü buldular ama yan cenahtan kalkan hatalı bir ofsayt bayrağı nedeniyle sevinçleri kursaklarında kaldı. Bir gün önce Polonya ofsayttan bir gol bulurken bir gün sonra İtalya’nın nizami golü ofsayt gerekçesiyle sayılmıyor. Gel de Erman Toroğlu’nun bir reklamda bulunduğu hakemlere LCD televizyon verme önerisine katılma!

İkinci yarının başında Zambrotta’nın kısa düşen geri pasında araya giren Mutu Romanya adına golü attı atmasına ama Romen taraftarlar daha zıplamaya devam ederlerken İtalyanlar bir dakika içinde bir duran toptan Panucci ile beraberliği yakaladılar. Bu gollerin sonrasında da teknik direktörler oyuna müdahale etmeye başladı. Donadoni Perrotta’yı çıkarıp Cassano’yu, Piturca da Petre’yi çıkarıp Nicolita’yı alarak biraz daha hücuma göz kırptılar sanki. Ancak bu değişiklikler sahadaki gidişatı değiştirmek için yeterli olmadı.

Bu turnuvada en çok dikkat çeken noktalardan biri, ceza sahası içindeki itiş kakışlara hakemlerin hiç tolerans göstermemesi. Önceki gün Avusturya’nın son dakikada kazandığı penaltının ardından dün de Romanya aynı şekilde bir penaltı kazanınca hakemlerin bu konuda turnuva başlarken özel olarak uyarıldıklarına inanmaya başladık. Kazanılan penaltıyı Mutu gole çevirebilse son dünya şampiyonu daha ikinci maçların bitimiyle birlikte bavullarını toplamaya başlayacaktı ama Buffon müthiş bir refleksle takımını ipten alan isim oldu.

Romanya’nın oynadığı futbol akıllara Euro 2004’teki Yunanistan’ı getiriyor. Maçı kilitlemeyi, rakiplerine bir türlü istedikleri oyunu oynatmamayı ürkütücü bir biçimde başarıyorlar. Dün görüldü ki ara sıra gol de atabilecek durumdalar. Bu oyunla elde edecekleri hiçbir sonuç bence sürpriz olmayacaktır. Tabii dört sene önce Yunanistan’ın yaptığını bu sefer de Romenlerin yapması durumunda artık futbolun tabutuna son çivinin çakılmış olacağı da acı bir gerçek.